Ehli Sünnet Yolunda Paylaşımlar

Giriş yap Kayıt ol

Peygamberimizin (ﷺ Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Hayatı

İçindekiler (29)

SİYER-İ NEBİ | İSLAMİYET’TEN ÖNCE ARABİSTAN


a)ARAPLARIN DURUMU

İslamiyet’ten önce Arabistan yarımadası karanlık bir cehalet devri yasamaktaydı. Araplar, birbirleriyle uğra­şan, boğuşan kabilelere ayrılmışlar, Hak dini unutmuş­lar, türlü adlarla andıkları putlara tapmağa başlamışlar­dı; koyu bir cehalet vardı. İnsan haklarına riayet yoktu. Köleler, esirler acınacak bir halde idiler. Kadınlar bir­çok haklarından mahrumdu. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömme adeti kökleşmişti. Diğer ülkelerde yaşa­yan insanların hali de Arabistan’dan pek farklı değildi. Hasılı, cihan pek karışık ve karanlık bir durumda idi. İnsanlığı bu hallerden kurtarmak için bir Peygamber’in gelmesi bekleniyordu. Yahudilerin ve Hıristiyanların ki­tapları böyle bir Peygamber’in geleceğini müjdelemişti. İşte Mekke’de doğan ahir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselam, O beklenen son Peygamber’dir.

b)MEKKE VE KÂBE

Arabistan Yarımadası’nın eskiden beri en önemli ve kutsal şehri Mekke’dir. Mekke, Kızıldeniz’den 80 km. kadar içeride bulunur. Dağların ve yolların kavşağıdır. Kâbe’yi bugünkü bulunduğu yere Hz. İbrahim ile oğlu İsmail bina etmişlerdi. Kâbe ibadet evi olarak kullanılır­dı. Ancak sonraları Araplar oraya taptıkları putları dol­durdular. Etraftan gelen ziyaretçiler bunlara kurban tak­dim ederlerdi. Mekke aynı zamanda yavaş yavaş bir ti­caret merkezi de oldu. Kâbe’yi ziyaret için gelenler tica­ret de yaparlardı. Mekke’den Yemen’e ve Suriye’ye tica­ret kervanları gidip gelirdi.

c)KÂBE’DEKİ VAZİFELER

Kâbe, Araplarca kutsal olarak tanındığından oradaki vazifelerde o derece önemli sayılırdı. Kâbe’ye bakma va­zifesi Hz. İsmail’in sülalesine aitti. Bu vazifeler şunlar­dır:

1-Hicabet: Yani Kâbe’nin anahtarlarını elinde bu­lundurmak.

2-Sikaye: Kâbe’yi ziyarete gelen hacıların suyunu tedarik etmek Zemzem suyuna bakmak.

3-Rifade: Gelen hacıları konuklayıp ağırlamak, onları barındırmak.

4-Nedve: Toplantılara başkanlık etmek: Kilâb’ın oğlu Kusay, Daru’n-Nedve adlı bir dernek kurdu. Kureyşliler burada toplanırlar, önemli işleri burada görü­şüp konuşurlar, barış ve savaş meselelerine burada ka­rar verirlerdi. Hatta nikah burada kıyılır, tören burada yapılırdı. Uzun yola çıkacak ticaret kervanları buradan hareket ederdi. O zamanın töresine göre erginlik çağma giren bir kıza burada gömlek giydirme töreni yapılır, es­ki gömleği üzerinden çıkarmadan yırtılır, yenisi giydirilirdi.

5-Liva: Bayraktarlık vazifesi, savaş zamanlarında bayrağı taşıyan vazifeliler bulunurdu.

6-Kıyade: Kumandanlık, demektir.

Bu sayılan vazifelerin hepsi bir şeref sayılırdı ve bun­lar Hz. Muhammed (s.a.s.) in soyunda toplanmıştı.

d)ZEMZEM KUYUSUNUN TEMİZLENMESİ

Hacıları sulama ve konuklayıp ağırlama işlerine Mut- talib bakıyordu. Onun ölümünden sonra bu iş Abdül- muttalib'e kaldı. Sulama işi güçtü. Çünkü Zemzem ku­yusu dolduğundan su alınamıyordu. Mekke'nin etrafın­daki kuyulardan su getirmek lazım geliyordu. Onun için Abdülmuttalib'in Zemzem kuyusunun yerini bulup temizlemesi icabediyordu. Çünkü vaktiyle Cürhüm ka­bilesinden mutat, Mekke'ye düşman saldırınca kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atmışlar, üzerine de taş toprak doldurup yerini belirsiz etmişlerdi. Nice yıllar böylece kaldı. Abdülmuttalib, oğlu Haris'le kuyuyu temizledi. İçinden kılıçlar, zırhlar, altından yapma geyik suretleri çıktı. Kuyu temizlenince eskisi gibi bol bol su kaynama­ğa başladı. Abdülmuttalib'in bu hizmeti çok makbule geçti.

Abdulmüttalib'in 13 oğlu vardı. İçlerinden beşi ta­rihte meşhurdur: Ebu Talib, Abdullah, Hamza, Abbas ve Ebu Leheb.

e)EBREHE’NİN KÂBE'YE SALDIRMASI

Kâbe’nin Araplar arasında önemli yeri vardı. Dince kutsal sayılmasından başka bulunduğu Mekke, Arabis­tan’ın ticaret merkezi olmuştu. Her taraftan insanlar akın akın buraya geliyor, burada panayırlar kuruluyor­du. Halkı buraya çeken Kâbe-i Muazzama idi. Yemen’e hakim olan Habeş Valisi Ebrehe, San’a’da bir tapınak yaparak Arapları oraya çekmek istediyse de muvaffak olamadı. Nihayet Kâbe’yi ortadan kaldırmağa karar ver­di. Habeşlilerden topladığı bir ordu ile Mekke’ye yollan­dı. Ordunun önünde büyük bir fil bulunuyordu. Savaş­ta fil kullanmak adeti eskidir. Ebrehe’nin Kâbe’yi yık­mağa geldiği haberi Araplar arasında duyuldu. Yer yer Ebrehe’ye karşı durmak isteyenler çıktı. Fakat dayana­madılar. Bu derme çatma gruplar Ebrehe’nin ordusuna esir oldular. Ebrehe Mekke’ye yaklaştığı zaman süvarile­rinden birini keşif için ileri gönderdi. Bunlar Kureyşli- lerin mallarından ne buldularsa yağma edip Ebrehe’ye getirdiler. Yağma edilen mallar arasında Abdülmutta- lib’in 100 devesi de vardı.

Mekkelilerden bir hey’et Ebrehe’ye ricacı gitti. Başta Abdülmuttalib bulunuyordu. Ebrehe niçin geldiklerini sordu. Abdülmuttalib alınan malların geri verilmesini istediklerini söyledi. Bunun üzerine Ebrehe:

- Ben sandım ki Kâbe’yi yıkmayayım diye ricaya gel­diniz. Siz ise develerinizin derdinde!..

Abdülmuttalib Ebrehe’ye şu cevabı vermiş:

-   Ben develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Kâ- be’nin sahibi var. Onu, O korur.

Ebrehe malları iade etti. Sonra ordusuna yürü, emri­ni verdi ve koca fili ordunun önüne kattı. Bu sırada beklenmedik bir olay oldu. Havayı Ebabil kuşları kapla­dı. Ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları ufak taşları as­kerlerin üzerine atıyorlardı. Danelerin isabet ettiği yerler yara bere içinde kaldı. Askerler perişan olup dağıldı. Eb- rehe canını zor kurtarıp Yemen’e döndü ve orada öldü, Kur’an-ı Kerim Fil Sûresi’nde bu olayı anlatır.



SİYER-İ NEBİ | PEYGAMBERLİKTEN ÖNCEKİ HAYATI HZ. PEYGAMBERİN ÇOCUKLUK DEVRİ

 

 a)    HZ. PEYGAMBERİN DOĞUMU

Ebrehe'nin olayı Miladın 571 inci yılında olmuştu. Bundan 50 gün sonra Nisan ayında Rebiülevvel ayının 12'nci gecesi Hz. Muhammed Aleyhisselam dünyaya geldi. O'nun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu. Cihan nurla doldu. Babası Abdullah, az zaman önce ve­fat etmiş olduğundan biricik oğlunu göremedi. Anası, Âmine, nur topu gibi bir oğlan doğurunca dedesi Abdulmuttalib, büyük bir ziyafet verdi. Kureyş ulularını da­vet etti. Sevgili torununa ne ad koyduğunu soranlara:

-   Muhammed ismini verdim, dedi.

Onlar:

-   Ataların arasında bu adı taşıyan yoktur, bu adı koy­maktan maksadın nedir? diye sordular.

-   Umarım ki, O'nu gökte Hak, yerde halk pek çok medhedip övecektir, diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz’in doğduğu gece birçok olağa­nüstü haller meydana geldi. Tarihçiler şunları kaydeder­ler: “O gece İran’da Kisra’nm sarayında sütunlar yıkıldı. Mecusiler’in tapınmak için yanan ateş ocakları söndü, Sava gölü battı...” Gerçekten. Her­de İran’ın saltanatı yıkılacak, Bizans’ın İmparatorluğu dağılacak, putperestlik sönecektir.

b)    HZ. PEYGAMBERİN SOYU (NESEBİ)

Hz. Muhammed, Kureyş’in köklü ailesindendir. So­yu, Hz. İbrahim’e dayanır. Babası Abdullah, Hâşim-oğul- larından olup Abdülmuttalib’in en sevgili oğlu idi. An­nesi Âmine, Zühreoğullarındandır. Her ikisi de Mek- ke’li olup birkaç gömlek sonra soyları birleşir.

c)     HZ. PEYGAMBER SÜT ANNESİ YANINDA

Mekke ulularının bir adeti vardı. Çocuklarını etraf­lardaki kabilelerden süt annelere verip baktırırlardı. Çünkü Mekke’nin havası sıcak olduğundan küçüklere pek yaramazdı. Mekke civarında yaşayan kabileler za­man zaman gelip emzirmek için çocuk alırlardı. Sa’d ka­bilesinden Halime adında bir kadın, emzirmek için Mu- hammed’i almak istedi. Fakat yetim olduğunu öğrenin­ce tereddüt etti. Çünkü bir yetimi emzirmenin pek o ka­dar kârlı bir iş olmayacağını düşündü. Fakat sonradan bu yetimi aldığına çok sevindi. Çünkü bu yetim çocuk ona çok uğur getirdi. Halime O’nu öz evladından çok sevdi. Şeyma adındaki kızı da, Hz. Muhammed’i çok se­verdi. O’nunla kardeş kardeş geçinirdi. Daima beraber oynarlardı. Bütün aile halkı bu yetim çocuktan mem­nundu. Halime'nin kocası Haris bir defa şöyle dedi:

- Halime, bu çocuğun ayağı çok uğurlu geldi bize. O evimize ayak basalıberi davarımızın sütü, sütümüzün ya­ğı çoğaldı. Evimize betbereket geldi. Elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir başkalık seziyorum.

Peygamberimiz çölde bu aile yanında beş yıl kadar kalmıştı.

Hz. Peygamber süt annesini çok sayardı. Halime kendisini ziyaret ettiği zaman, onu “Anacığım” diyerek karşılar, çok hürmet gösterirdi. Bu aileye daima yardım etmiştir. Hz. Peygamber, Hatice ile evlendikten sonra Mekke civarında kıtlık olmuştu. Halime, Mekke'ye gele­rek Hz. Peygamber'i buldu. Yanında bir deve, 40 baş koyun olduğu halde çöle, kabilesine döndü. Bunları ona Peygamberimiz bağışlamıştı.

Hz. Muhammed Aleyhisselam, süt annesini bırakıp Mekke'ye ailesi yanına geldi. Annesi Âmine ile sadık hizmetçileri Ümmü Eymen O'nun üstüne titriyorlardı. O'nu esen rüzgardan bile sakınıyorlardı.

d)     MEDİNE’Yİ ZİYARET

Peygamber Efendimiz'in annesinin Medine'de akra­baları vardı. Hem onları ziyaret etmek, hem de yetim yavrusuna, yüzünü görmek nasib olmadığı babasının mezarını ziyaret ettirmek maksadıyla yavrusunu yanına alarak Medine'ye gitti. Peygamberimiz o zaman altı ya­şında idi. Dayıları yanında bir ay kadar misafir kaldılar. Babasının mezarını ziyaret ederken, öksüz kalmanın acı­sı tazelendi.

Misafirlik bitince annesiyle çocuğu, yanlarında sadık hizmetçileri Ümmü Eymen olduğu halde Mekke'ye dönmek üzere yola çıktılar. Kızgın çölleri aşarak ata yur­duna döneceklerdi. Bir akşam yine ufuktan güneş batar­ken Medine'nin 23 mil cenubuna düşen Ebva köyüne geldiler. Geceyi orada geçirdiler. Burada anne hastalan­dı. Son dakikalarını yaşadığını anladı. Biricik yavrusunu şefkat dolu gözlerle süzdükten sonra öptü, öptü; parça­lanan bağrına basarak analığın bütün duygularıyla O'nu okşadı. Bütün duygularını O'na vermek istiyordu. Daha ana karnında iken babasını kaybeden bu yavrucak, şim­di de anneden mahrum kalacaktı. Bu acıyı bütün varlı­ğıyla hisseden anne, oğlunun masum yüzüne baka baka şu anlamda bir şiir söyledi.

“Her yeni eskiyecek ve her şey yok olup gi­decektir. 

Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem, çünkü temiz bir çocuk doğurdum, dünyaya bir büyük hayırlı varlık bırakıyorum.”

Bu sözlerden sonra gözlerini yumdu. Ümmü Eymen, çocuğu alarak Mekke'ye döndü.


 

SİYER-İ NEBİ | HZ. PEYGAMBER ﷺ İN GENÇLİĞİ

a)     HZ. MUHAMMED EBU TALİBİN HİMAYESİNDE

Bundan sonra Hz. Muhammed'i dedesi Abdülmuttalib yanına aldı ve o baktı. Peygamberimiz iki sene onun yanında kaldı. 8 yaşına gelmişti. Abdülmuttalib'in son günleri yaklaştı. O da çocuğu, oğullarından birine teslim etmek üzere onları hasta döşeğinin etrafı­na topladı. Ebu Leheb'e şöyle dedi:

- Sen zenginsin, fakat kalbinde merhamet yok. Ço­cuk yetim yüreciği zaten yaralı. Sen O'nu hoş tutamaz­sın. Senin kaba muamelenden incinir, üzülür. O'nu sa­na teslim edemem.

îhtiyar dede bu sözlerinde haklı idi. Peygamberimiz hayatı boyunca bu katı kalbli, taş yürekli adamdan ne­ler çekti. Ebu Leheb ile Ebu Cehil O’nun en sert düş­manları oldular.

İhtiyar dede, sonra oğlu Abbas’a döndü:

-      Sen bu işe layıksın, fakat ailen kalabalık...

b)     EBU TALİB SÖZE KARIŞTI

-      Babacığım, benim servetim az, fakat şefkatim var. Kardeşim Abdullah’ın oğluna bakmağa ben sana min­net bilirim, dedi ve böylece Hz. Muhammed, amcası Ebu Talib’in himayesine girdi.

Ebu Talib O’na öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden geleni yapıyor, O’nu öz evladı gibi seviyordu.

Peygamberimiz 12 yaşlarında iken bir müddet Ebu Talib’in koyunlarını güttü. Kırların temiz havasını tenef­füs ederek amcasına yardımda bulunmayı bir şeref bil­di. Bu hayat O’nun temiz fıtratını korudu ve geliştirdi. Bir defa koyunlarını arkadaşlarına bırakarak Mekke’ye indi. Akranları gibi eğlencelere katılmak istedi. Yolda bir düğüne rastladı. Düğünü seyrederken üzerine bir uyku geldi, orada uyuya kaldı. Böylece eğlenceden zevk alamadı. O, cahiliyet adetlerinden zaten hoşlanmazdı. O’nun hoşlandığı şeyler çok üstün nitelik taşırdı. Ko­yun otlatırken, kurtların sürüye dalıp koyunları kaptığı­nı gördü. Bundan ibret aldı.

c)      SURİYE’YE TİCARET KAFİLESİYLE GİTMESİ

Amcası Ebu Talib, ticaretle meşguldü. Bir seferinde yanında Hz. Muhammed’i de götürdü. Şam’ın yakının­daki Büsra kasabasına uğradılar. Burada Bahira adında bir papazla karşılaştılar. Bahira genç çocuğu görünce O'nun Son Peygamber olacağını sezdi ve O'na.

-   Sana bir şeyler soracağım. Lat ve Uzza hakkı için doğru söyle, dedi.

O da:

- Lat ve Uzza'ya yemin verme, zira benim dünyada en nefret ettiğim şey putlardır, dedi.

-  Bahira soracaklarını sordu. Aldığı cevaplar, sezdik­lerine uygun düşüyordu. Ebu Talib'e dönerek:

- Bu çocuk, son Peygamber olacaktır. Şam Yahudi- leri arasında O'nun vasıflarını bilen, alametlerini tanı­yanlar vardır. Olabilir ki O'na hıyanet ederler. Sen O'nu Şam'a götürme, dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib alış-verişini burada yapıp Şam'a gitmekten vazgeçti. Bu olay Siyer kitaplarında tür­lü şekillerde anlatılmaktadır. Batılı yazarlar, bundan şöy­le bir şey çıkarmak isterler: Güya Peygamberimiz, dini malumatı bu kısa görüşme sırasında Bahira'dan almış imiş! Bu, gülünç bir şeydir. İslamiyet gibi en mükem­mel bir dinin birkaç dakikalık bir görüşme sırasında bir papazdan alınmasını akıl hiç almaz. Sonra o papazda bu bilgiler varsa, onları neden kendi açıklayıp da bir din kurmadı da, bunları başkasına aktardı?

Batılı yazarların bu sözleri her bakımdan çürüktür.

d)      FİCAR HARBİ

Araplar arasında kan gütme davası vardı. En basit bir şey yüzünden kavga ederlerdi. Aralarında savaş hiç eksik olmazdı. Bunların içinde en çetinlerinden biri Fi- car harbi idi. Haram aylardan olan Muharrem, Recep, Zil’ka’de ve Zi’l-hicce aylarında savaş yapıldığı için buna Ficar harbi denildi. Bu savaşlardan birine Hz. Peygam­ber de katıldı. Çünkü Kureyş haklı idi. Dört yıl süren bu savaşı Kureyş kazanmış ve bir andlaşma imzalanmış­tır.

e)      TİCARET HAYATINA ATILMASI

Kureyş’in itibarlı kadınlarından olan Hatice, bazı kimselere sermaye verip onlarla ortaklık yapıyordu. Ebu Talib’in teklifi ile Hatice, Hz. Muhammed’e sermaye ve­rerek kölesi Meysere ile Suriye’ye büyük bir kervanla ti­carete yolladı.

Hz. Muhammed, 13 yaşında iken Suriye’ye ticaret kervanıyla gelmişti. Bu defa Büsra kasabasına uğradıkla­rında Bahira yoktu. Yerinde Nestura isminde başka bir rahip vardı.

Bu seyahatte ticaret, ümidin üstünde çok kârlı oldu. Üç ay süren bir yolculuktan döndükleri zaman, Mek­ke’ye yaklaştıklarında Hz. Muhammed kervanın önün­de geliyordu. Hatice O’nu karşıladı, yapılan ticaretin ne­ticesinden çok memnun kaldı. O sıralarda bu kadar kâr yapan olmamıştı. Hatice’nin O’nun ticaret işlerinde emanetine güveni tamdı. Akrabalar vasıtasiyle Hati­ce’nin Hz. Muhammed ile evlenmesi kararlaştırıldı.

f)       HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ

Hz. Peygamber o zaman 25 yaşında idi. Hatice’nin yaşı kırka yakındı. Nikah, adet üzere Hatice’nin evinde kıyıldı. Hatice’nin vekili Varaka b. Nevfel, Hz. Peygam- ber’in de, amcası Ebu Talib idi. Ebu Talib, ayağa kalka­rak şöyle söze başladı.

- Allah'a şükürler olsun, bizi İbrahim ve İsmail nes­linden kıldı. Bizi Kâbe'nin bekçisi, halkın ulusu yaptı. Kardeşimin oğlu Muhammed ile Kureyş'ten hangi genç mukayese olunabilir? Bütün şeref ve fazilet O'nda top­lanmıştır. Aynı şekilde şeref ve şan sahibi olan Hatice'ye talibdir.

Bundan sonra Hatice tarafından Varaka söz aldı ve Hatice'nin Hz. Muhammed ile nikahını akdetti. Deve­ler kesilerek davetlilere mükemmel bir ziyafet çekildi.

Yeni kurulan bu yuvada mesut bir hayat başladı. Hz. Peygamberin kavmi arasında itibarı çok yükseldi. Mekkeliler O'na Muhammedü'l-Emin adını vermişlerdi. Gerek aile ve gerekse cemiyet hayatında O'nun fazilet­ten, şereften ayrıldığı asla görülmemiştir.

g)     HZ. PEYGAMBERİN ÇOCUKLARI

Hz. Peygamber'in aile saadeti, doğan çocuklarıyla bir kat daha arttı. Üçü oğlan, dördü kız olmak üzere ye­di çocuğu dünyaya geldi. İbrahim'den maada hepsi Ha­tice'den doğdu.

Erkek çocukları: Kasım, Abdullah ve İbrahim'dir.

Kız evlatları: Zeynep, Rukkiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatımatû'z-Zehra'dır. Kasım ilk çocuğudur. Onu pek se­verdi. Ondan dolayı Peygamberimizin künyesi Ebü'l-Kasım'dır. Kasım ile Abdullah küçük yaşta vefat ettiler. Kızlarının hepsi büyüdü ve onları kendi eliyle gelin etti. En büyük kızı Zeyneb'i Ebu As ile evlendirdi. Hicret'ten sonra Zeyneb'i, kocası salmadığından Mekke'de kaldı. Sonradan o da Medine'ye alındı. Rukkiyye, Hz. Osman ile evlendi, o ölünce Ümmü Gülsüm de. Hz. Osman'a vardı. Bundan dolayı Ona Zinnureyn denir. Küçük kızı Hz. Fatıma, hicretten sonra Medine'de Hz. Ali ile ev­lendi. Hz. Peygamber'in sülalesi, Ehlibeyt onun neslin­den gelmedir. Hz. Fatıma'dan başka bütün evlatları, Hz. Peygamber'den önce vefat ettiler. Allah cümlesin­den razı olsun.

h)      KÂBE’NİN TAMİRİNDE HAKEMLİĞİ

Kâbe'yi Hz. İbrahim ile oğlu İsmail bina etmişlerdir. Üzerinde tavan yoktu. Yağmurlu günlerde sel suları bi­nayı basardı. Buna mani olmak için bir set yapılmışsa da bu yıkıldığından sellerin tahribatı önlenememişti. Peygamberimiz'in atalarından Kusay, Kâbe'nin üstüne tavan çatmışsa da zamanla bu da yıkılmıştır. Bir olay Kâ­be'nin tamirine sebep oldu: Kâbe'nin kıymetli eşyası, içinde muhafaza olunuyordu. Selden bazı yerleri yıkıldı­ğından bir hırsız içeri girmiş, bazı eşyaları çalmıştı. Bu­nun üzerine Kâbe'yi yeniden yapmağa karar verdiler. Bu sırada Cidde sahilinde bir Rum'un gemisi kazaya uğramıştı. Bunun kerestelerini satın alıp Kâbe'nin inşa­sında kullandılar. Hacer-i Esved'i yerine koymağa sıra gelince anlaşamadılar. Her kabile bu şerefi almak istedi. Bu anlaşmazlık yüzünden aralarında kavga çıktı. Ku- reyş'in en yaşlısı olan Ebu Ümeyye şöyle bir teklifte bu­lundu: “Sabahleyin Safa kapısından gelen ilk za­tın bu işte hakem olması.” Bunu yerinde buldular. Ve o sabah Hz. Muhammed'in geldiğini görünce sevin­diler. Çünkü O'nun doğruluğunda, dürüstlüğünde asla şüpheleri yoktu. O'na El-Emin diyorlardı. O'na duru­mu anlattılar. O da şöyle makul bir tutumla meseleyi tatlılıkla halletti: Ortaya bir yaygı yaydı, Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu, her kabile ulularından birer ki­şinin, yaygının kenarından tutmasını söyledi. Böylece taş yukarı yerine kalkınca, mübarek elleriyle alıp yerine yerleştirdi. Bu suretle her kabile bu şereften payını almış oldu ve memnun kaldı. Böyle bir hal tarzı başka kimse­nin aklına gelmemişti.

Hz. Peygamberin Kâbe’nin bir tamiri sırasında Ku- reyş’le birlikte çalıştığı, taş taşıdığı, hatta bu yüzden omuzlarının yara olduğu, tarihin rivayetleri arasındadır. Amcası Abbas, O’na elbisesini omuzuna koymasını söy­ledi. Hz. Peygamber amcasının bu sözüne uyarak elbise­sini toplayıp omuzuna koyunca vücudu açıldığında yere düşerek kendinden geçti ve sonra bu hali Ebu Talib’e anlatarak, o zaman: “Ya Muhammed, sen Peygam­bersin, sana yakışmaz” diye bir ses duyduğunu söy­ledi. O sırada Hz. Peygamber 35 yaşlarında idi.

I) PUTPERESTLİĞİN SONUNA DOĞRU

Cahiliyet çağında Araplar putlara tapmağa başlamış­lardı. Hz. İbrahim’in dininden ayrılmışlardı. Kâbe’yi putlarla doldurmuşlardı. Burada toplanırlar, içerler, zevk ve sefa içinde eğlenirlerdi. Geceleri toplanırlar, şi­ir okurlar, masal anlatırlardı. Araplarda kan davaları ek­sik olmaz, çapulculuk yaparlardı. Ancak: Muharrem, Recep, Zil-kade ve Zi’l-hicce aylarında kan dökmezler, kavga yapmazlardı. Bunlara Eşhur’u Hurum derlerdi. Bunlar barış ayları idi. Bunlarda silahları çatarlar, keyif­lerine bakarlardı. O zaman bu eğlence alemleri daha ar­tardı. Ancak içlerinden bazı kimseler bu zevk ve sefa alemlerinin bataklığından kendilerini kurtarmıştı. Vara­ka b. Nevfel, Kuss b. Saide, Ubeydullah tbn-i Cahş, Osman tbn-il Huveyris puta tapmaktan vazgeçmişlerdi. Varaka b. Nevfel Tevrat ve Incil’i okurdu. Kuss ibn-i Saide son Peygamber’in geleceği vaktin yaklaştığını ha­ber verenlerdendi.


SİYER-İ NEBİ | PEYGAMBERLİK DEVRİNDE HZ. MUHAMMED (S.A.V.) (VAHYİN BAŞLAMASI)

 

 a)      HİRA’DA İNZİVASI

Hz. Muhammed Aleyhisselam, 40 yaşıma geldiği za­man, halinde bir başkalık sezilmeğe başladı. Bilhassa inziva hayatını sever oldu. Mekke'nin üç mil yukarısın­daki Hira dağında bir mağaraya gider. Ramazan ayını orada geçirir, ibadet ederdi. Ramazan ayı gelince yanına azığını alır, oraya çekilirdi. Yanında azığı bitince, yine Mekke'ye Hz. Hatice'nin yanına döner, biraz kalır, son­ra mağaraya dönerdi. Kendisini orada ruh sükunetine verir, düşünceye dalardı. Cenab-ı Hak O'nu büyük va­zifeyi kabule hazırlıyordu. Kulağına gaipten sesler geli­yor; “Sen Allah Elçisisin” diyordu. Rüyaları olduğu gibi çıkıyordu. O, Allah'u Teala'nın peygamberleri vasıtasiyle müjdelediği son Peygamber olacaktı...

Milad'ın 610'uncu yılında Ramazan-ı Şerif ayında Hz. Peygamber, adet üzere yine Hira'daki mağaraya çe­kilmişti. Halkın sevgi ve saygısını kazanan, doğruluk ve emanete riayetinden dolayı kavminin Muhammedü'l- Emin adını verdiği bu yüce şahsiyet bütün insanlığın düştüğü dalalet ve sefahetten son derece uzaktı. O, yüce hakikati arıyordu. Dünyayı kaplayan dalalet kasırgası, in­sanlığı kırıp eziyordu. O, bundan kurtuluşun yolunu düşünüyordu. Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömer, Mecusiler hatta ana ve kız kardeşle nikahı mü- bah sayar, barbarlar ülkeleri tahip edip insanlara işken­ce yapar dururken bu halin sonu nereye varacaktır? İş­te O’nun dimağını bunlar meşgul ediyordu. Etrafında uzanmış çöller sıralanmış dağlar, serilmiş vahalar, vadi­ler var. Gökyüzünde sayısız yıldızlar ve ay parlıyor. Sa­bah olunca yine güneş doğup kainata ışık saçacak. Bun­ların hepsi güzel ve tatlı şeyler. Fakat insanlığın saadet ve mutluluk güneşi acaba ne zaman doğacak?

Hira dağında hangi din üzere ibadet ediyordu? Hz. İbrahim’in veya Hz. Musa’nın veya İsa’nın dini üzere ibadet yapardı, diyenler var. Böyle bir köşeye çekilip iba­det etmeğe tahannüs denir. Aynî Ümdet’ül-Kari adlı Buhari Şerhinde bu kelimeyi izah ederken şöyle demek­tedir: “Peygamberimizin ne suretle ibadet ettiği sorulacak olursa, bunun tefekkür ve ibretten iba­ret olduğunu söyleriz.”

b)     İLK VAHYİN GELİŞİ

Peygamberliğinin başlangıcı olarak Hz. Peygamber’e yüce hakikat rüya aleminde keşf olunmağa başladı. O’nun rüyada gördüğü her şey aydınlık bir sabah gibi aynen vaki oluyordu. Bir gün Hira dağındaki mağarada vahiy getiren melek Cebrail Aleyhisselam kendisine gö­ründü ve:

-       Oku dedi.

Hz. Peygamber:

-       Ben okumak bilmem, dedi.

Melek, aynı emri tekrarladı; Hz. Peygamber yine:

-       Ben okumak bilmem, cevabını verdi. Bunun üze­rine melek O'nu baştan ayağa takati kesilinceye kadar sıktı.

Hz. Peygamber:

-       Ne okuyayım, diye sordu.

O zaman melek, Mâverâ'dan gelen seslerin en tatlı ahengiyle şunları okudu:

 اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

 

“Yaratan Rabbi'nin ismiyle oku. O, insanı ya­pışkan maddeden yarattı. Oku! O, çok kerim olan Rabb'inin hakkı için ki, O, kalemle tâlim etti, insana bilmediklerini öğretti.”

Alak Sûresi'nin başında bu ayet-i kerimeler ilk gelen vahiydir. Hz. Peygamber bunları kalbine nakşetti ve me­leğin sesini takib ederek, aynen okudu ve derhal evine döndü. İlk vahiy haletinin verdiği endişenin titreyişi içinde eşi Hz. Hatice'ye:

-        “Beni örtün, beni örtün” dedi. Ve derin bir uykuya dalıp uyandıktan sonra gördüğü hali eşine anlat­tı. Sadık eşi O'nu teselli etti:

-        Müjdeler olsun, sebat et. Hayatımı elinde bulun­duran Allah'a yemin ederim ki, sen bu ümmetin pey­gamberi olacaksın; Yüce Allah seni asla bırakmaz. Zira sen, akrabalık haklarına riayet edersin. Sözünde doğru­sun. Güçlüklere dayanırsın. Misafirleri ağırlarsın, fela­kete uğrayanların yardımına koşarsın. Böyle olan kulu­nu Allah yalnız bırakmaz...

Bu sözler, Hz. Hatice’nin ne kadar yüksek ruhlu bir kadın olduğunu göstermektedir. Yüce Allah, son Pey­gamber olarak seçtiği Hz. Muhammed’e eş olarak da böyle yüksek fazilet sahibi bir kadını nasib etmiştir. Bu da Allah’ın bir lütfudur.

c)      VARAKA'NIN DEDİKLERİ

Hz. Hatice bu olağanüstü hal hakkında bilgi edin­mek üzere akrabasından olan Varaka b. Nevfel’e koştu. O, dinler hakkında bilgi sahibi idi. Hatice’ye:

-       “Kuddus, kuddus, dedi. Eğer hal, anlattı­ğın gibi ise O'na gelen, Hz. Musa'ya gelen Namus-u Ekber'dir. Yani büyük Melek'tir.”

Hz. Peygamber Kâbe’yi tavaf etmek üzere evinden çıktığında Varaka’ya rastladı ve Hatice’nin anlattığı gibi başından geçenleri tekrar anlattı. Varaka:

-       “Sen bu ümmet'in Peygamberi olacaksın. Sana görünen Musa'ya gelen büyük Melek'tir, sana yalancı diyecekler, eziyyet edecekler, yur­dundan çıkaracaklar, seninle savaş yapacaklar. Bu şayet o günlere erişirsem sana Allah için yar­dım ederim” dedi.

Varaka’dan bu sözleri duyunca:

-     Onlar beni doğup büyüdüğüm yurdumdan çıkara­caklar mı ki, diye sordu.

Varaka:

-   “Evet, dedi. Sen gibi hiçbir Peygamber yok­tur ki, kavmine gönderilsin de ona yalancı demeşinler, eziyet etmesinler, onu yurdundan çı­karmasınlar.

Varaka bu söylediklerini geçmiş peygamberlerin ha­yatından öğrenmişti. Hz. Muhammed'e onları haber ve­riyordu. O zaman çok yaşlı olan, hatta gözleri görmez bir hale gelen bu ihtiyarın dedikleri doğru idi.


 

SİYER-İ NEBİ | İLK MÜSLÜMANLAR

 

a)İLK MÜSLÜMAN OLANLAR

Hz. Peygambere vahyin gelmesiyle insanları Hak Din'e davet vazifesi başlamış oldu. Önce sadık eşi Hati­ce iman etti. Azadlı kölesi Zeyd de iman edenlerdendir.

b)HZ. ALİ’NİN İSLÂM’I KABUL ETMESİ

Ebu Talib'in ailesi pek kalabalık olduğundan oğlu Ali'yi, Hz. Muhammed yanına almıştı. Ali o zaman beş yaşında bir çocuktu. Hz. Muhammed'e Peygamberlik verilip insanları Hak Din'e davete memur olduğu za­man Ali O'nun evinde yaşıyordu. Hz. Hatice Müslü­man olmuştu. Eşi ile beraber ibadet edip Kur'an okur­ken onları Ali görüyordu. Çocuk safiyeti ile bunları sor­du.

Hz. Peygamber de ona İslamiyet'i anlattı. O da İsla­miyet'i kabul etti.

c)HZ. EBU BEKİR’İN MÜSLÜMAN OLMASI

Hz. Ebu Bekir (Allah O’ndan razı olsun), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın en candan dostu idi. Ebu Be­kir’in Mekke'de itibar ve şerefi büyüktü. Zengin bir tüc­cardı. Hz. Muhammed’i arayan, Ebu Bekir’in, dükka­nında bulurdu. Aralarındaki bu içtenlik sebebiyle Hz. Peygamber, aile dışındaki kişilerden ilk önce Ebu Be­kir’i İslam’a davet etti. O’da kendisine çok güveni oldu­ğundan O’nun davetini tereddütsüz kabul etti. Hz. Ebu Bekir’in İslamiyet! kabul etmesiyle Hz. Peygamber ken­disine büyük bir destek bulmuş oldu. O’nun himmetiy­le bazı önemli kişiler Müslüman oldular. Çünkü Ebu Bekir’in kendilerini yanlış yola götürmeyeceğinden emin idiler. Affan oğlu Hz. Osman, Avf oğlu Abdurrahman, Talha, Ebu Vakkas oğlu Sa’d, Avvam oğlu Zübeyr, hep onun delaletiyle Hak Din’i kabul ettiler. Al­lah cümlesinden razı olsun.

d)AŞİKÂRE DAVET

İlk Müslümanlar, Kureyşlilerin İslamiyet’e karşı düş­manlıklarını bildikleri için, dinlerini gizli tuttular. Bu durum üç yıl devam etti. Artık açıktan İslam’a davet et­meğe sıra gelmişti. Şu mealdeki ayet-i kerimeler vahyo- lundu:

Yakın akrabalarını uyar, mü’minlerden sana tabi olanlara rahmet ve himaye kanatlarını in­dir. Şayet sana âsi olup karşı dururlarsa, onla­ra: Ben sizin işlediklerinizden tamamiyle uzağım, de.” (Şuara Sûresi, Ayet: 214-216)

“Sana emrolunanı açıktan açığa beyan et. Müşriklerden yüz çevir.” (Hıcr Sûresi, Ayet: 94)

Hz. Peygamber vahyin bu emrine uyarak: Abdülmuttalib ailesini, amcası Ebu Talib, Abbas, Hamza, Ebu Leheb de dahil olmak üzere evine ziyafete davet etti. Ye­mekten sonra sohbet başladı. Sırası gelince Hz. Peygam­ber Allah’dan aldığı emri akrabasına tebliğ ederek onla­rı Hak din’e İslamiyet’e davet etti. Hırçın bir adam olan amcası Ebu Leheb hemen ortaya atıldı ve onun sözünü keserek cemaatı dağıttı. Böylece ilk davetinde daha am­cası Ebu Leheb Hz. Peygamber’in karsısına dikildi.

Bir müddet sonra Hz. Peygamber davetini daha ge­nişletti. Bir gün Safa tepesine çıkarak:

-      Ey Kureyş halkı, diye seslendi. O’nun sesini du­yanlar oraya koştular ve etrafında toplandılar. Hz. Pey­gamber onlara:

-     Size şu tepenin arkasında bir düşman ordusunun bulunduğunu haber versem bana inanır mısınız? diye sordu.

-     Evet inanırız, çünkü senin yalan söylediğini hiç duymadık, dediler.

Hz. Peygamber onlara:

-      O halde sizi uyarıyorum. Siz eğer, Allah’a inan­mazsanız, büyük bir azaba uğrarsınız, dedikten sonra ka­bile adlarını ayrı ayrı söyledikten sonra; haberiniz olsun ki, Allah bana yakın kabilemi uyarmayı emrediyor. Ben sizin için ne dünya menfaati sağlamağa, ne de ahirette bulacağınız nasibi hazırlamağa sahip değilim. Bunlar si­zin bir sözünüze bağlıdır. O da, Allah’dan başka ilah yoktur, demenizdir, dedi.

Dinleyiciler arasında bulunan Ebu Leheb hemen ayağa kalkarak:

- Günümüzü zehir ettin. Bizi buraya bunun için mi topladın, dedi.

Bunun üzerine bu toplantı da bir sonuç vermedi.

e)İLK MÜSLÜMANLARIN UĞRADIK­LARI EZA VE CEZALAR

tlk Müslümanların içinde kimsesiz olanlar, kendile­rine arka çıkacak kuvvetli adamı bulunmayanlar, müşrikler’in takibine uğramışlardır. Müşrikler, Ebu Bekir, Osman gibi büyük ve zengin zatlara bir şey demiyorlar­dı, fakat zayıf gördükleri fakirlere etmedik şey bırakmı­yorlardı; onları aç, susuz tutarlar, döğerler, kızgın kum­ların üstüne yatırıp işkence yaparlardı. En çok eza ve ce­faya uğrayanlar şunlardı:

Bilal-i Habeşi: Habeşli bir zencidir. Ümeyye ibn-i Halefin kölesiydi. Ümmeyye İslam’ın en büyük düş­manlarından olduğundan, kölesine yapmadık eziyet bı­rakmazdı. Onu kızgın kumların üstüne yatırıp, göğsüne kızgın taşlar kor, saatlerce güneş altında tutardı. Bilal, iman hazzının verdiği kuvvetle bunlara dayanır; Allah birdir, diyerek bunlara katlanırdı. Nihayet Hz. Ebu Be­kir O’nu alarak azad etti. Bilal yanık sesiyle ezan okudu­ğu zaman herkes zevkle dinlerdi.

Ammar ibn-i Yasir: ilk Müslüman olanlardandır. Kureyş bu gibi hamisi olmayan acizlere, her türlü insan­lık dışı eza yapmaktan çekinmeyecek kadar soysuzlaşmıştı. Ammar’ı kumlara yatırırlar, bayıltıncaya kadar döğerlerdi. Ammar’ın babası Yasir, anası Sümeyye de aynı muamelelere uğruyorlardı.

Süheyb Rumi: Rumi denirse de asıl iranlı’dır. Bi­zanslılara esir düştüğünden, orada yetiştiğinden Rumi denilmiştir. Köle olarak Arabistan’a satılmıştı. Hz. Peygamber’in İslam’a davetini duyunca Müslüman oldu. Müşrikler ona da çok işkence yaparlardı.

Habbab b. Eret: Temin kabilesindendir. Müslüman­ların sayısı 7 iken Müslüman oldu. İşkenceye maruz kaldı. Bir defa Habbab’ı kızgın kömürler üzerine yatırdı­lar, üstü başı yara içinde kaldı. Aradan yıllar geçtikten sonra Habab bu olayı Hz. Ömer’e anlatarak sırtını gös­terdi yanık yerlerin izi belli idi. Habbab demircilik ya­pardı.

Ebu Fükeyhe: Safvan lbn-i Ümeyye’nin kölesiydi. Safvan ona işkence yapar, İslamiyet’ten çıkması için zor­lardı. Fakat o bütün bunlara dayandı ve dininde sebat gösterdi.

Lübeyne, Nehdiyye, Zinnire, Ümmü Abis adındaki cariyeler Müslüman olduklarından eza ve cefaya uğra­mışlardı. Hz. Ebu Bekir bu dördünü satın alarak azad etmiştir.

f)      MÜŞRİKLERİN ELEBAŞILARI

Müşrikler, Hz. Osman gibi müslümanların ileri ge­lenlerine bile elden gelen ezayı yapmaktan çekinmiyor­lardı. Hatta ellerini ve dillerini İslam’ın büyük Peygamber’ine uzatmak cüreti göstermişlerdi. Hz. Peygamber’e en çok düşmanlık edenler şunlardır:

Ebu Leheb: Hz. Peygamber’in öz amcasıdır. İslam’ın en büyük düşmanıdır. Karısı Ümmü Cemil ki, Ebu Süfyan’ın kız kardeşidir, kocası gibi o da eliyle ve diliyle Peygambere eza verenlerdendir. Bu ikisi hakkında Tebbet Sûresi inmiştir. Bedir zaferi yüreğine indi ve öldü.

Ebu Cehil: Bu da müslümanların en büyük düşma­nıdır. Müslümanlar onun elinden ve dilinden neler çekmediler. İslam’a düşmanlık yapanların çoğu Üm- meyyeoğulları idi. Çünkü Emevi ve Haşimi rekabeti es­kidir. Ebu Cehil ise Mahzum kabilesindendir. Onlar da reislik iddiasında idi.

Velid lbn-i Muğire, Ebu Süfyan, Ümeyye lbn-i Ha­lef, As lbn-i Vail, İslam’a düşmanlıkta ileri gidenlerden­dir. Hz. Peygamber’in oğlu Kasım vefat ettiği zaman, As; Muhammed’in soyu kesildi, diyerek alay etmiştir. Evlat acısıyla yüreği sızlayan bir babayı teselli yerine böy­le incitmek insanlık dışı bir harekettir.

Kureyş uluları Hz. Peygamber’in Allah Elçisi olduğu­nu biliyorlardı. Fakat hased yüzünden O’na karşı çıkı­yorlardı. Bunu Ebu Cehil’in şu sözlerinden anlamak kolaydır:

Bir defa Ahnes, Ebu Cehil’e, İslamiyet hakkındaki düşüncesini sordu. O da şöyle cevap verdi:

- Bizimle Haşimiler arasında eskiden beri rekabet vardır. Şerefi paylaşamayız. Onlar ziyafet verirse biz de veririz, onlar cömertlik gösterirse biz de gösteririz; on­lardan aşağı kalmayız. Böyle atbaşı beraber giderken şimdi onlardan biri kendisine gökten vahiy geldiğini haber veriyor. Biz buna nereden ulaşacağız. Vallahi biz onların Peygamberine inanmayız!..

 

SİYER-İ NEBİ | İSLÂM DAVETİNİN GELİŞMESİ

a)       FAZİLET YARIŞINA DAVET

Hz. Muhammed, güzel ahlakı tamamlamak için gön­derilmiş bir peygamberdir. Kur’an-ı Kerim O’nun en yüksek ahlâk üzere olduğunu haber verir.

Müsteşriklerden William Muir (Muhammed’in Ha­yatı) adlı eserinde şöyle der:

“Hz. Muhammed hakkındaki bütün dedikleri­miz bir nokta üzerinde toplanır. O da: O'nun se­ciyesinin yüksekliği, ahlâkının temizliğidir. Bun­lar öyle faziletlerdir ki, o zamanın Mekkelileri arasında pek nadirdi.”

Gerçekten Kureyş o çağda birçok günahlara dalmış­tı. Ahlâksızlık bataklıklarında yuvarlanıp gidiyordu. İçki, kumar, zina, riba, kan davaları almış yürümüştü. İçti­mai hastalıklar Arapların bünyesini kemiriyordu. Kut­sal saydıkları Kâbe'nin etrafında Harem'de bile zevk ve sefa alemi yapıyorlar, içki ve kumar alemleri tertib edi­yorlardı. Kureyş'in ileri gelenleri yüz kızartıcı davranış­lardan sakınmıyorlardı. Haşimiler'in baslarından sayı­lan Ebu Leheb Kâbe'de eskiden beri muhafaza olunan altından yapma bir geyik heykelini çalmış ve satıp yemiş­ti. Hz. Peygamber bunlara karşı fazilet mücadelesi bay­rağını açtı. İslamiyet bu gibi kötülüklerin hepsinin kar­şısına dikiliyordu. O'nun için Kureyşliler, başlangıçtan İslamiyet'e karşı çıktılar. Kur'an-ı Kerim ayetleri nazil olarak onların bu davranışlarını kötüledi, onları şiddet­le kınadı. Onlar da düşmanlıklarını artırdılar.

b)     KUREYŞ’İN EBU TALİB’E ŞİKAYETLERİ

Kureyş'in ileri gelenleri bu halden şikayet için Ebu Talib'e giderek:

-     Kardeşinin oğlu bizim putlarımızı kötülüyor, baba­larınız da, dedeleriniz de dalalette idi, diyor. Ya O'nu bu işten vazgeçir, yahut O'nu himayeden vazgeç, dedi­ler.

Ebu Talib onları mülayim sözlerle başından savdı. Aradan bir müddet geçince Ebu Talib'e yine geldiler:

-     Biz artık daha fazlasına sabredemeyiz, ne olacaksa olsun, eğer sen O'nu himayeden vazgeçmezsen biz sen­den vazgeçeriz, dediler.

Ebu Talib, işin bu kadar zor bir hal aldığını görün­ce, Hz. Muhammed'e:

-     Kavmin şöyle şöyle diyor, diyerek olanları anlatmış, açıktan açığa artık seni himayeden vazgeçiyorum demedi ise de, sözün gelişinden öyle bir şey anlaşılıyordu.

Bu sözler, Hz. Peygamberin mahzun kalbine pek dokundu:

-      Ben, Allah tarafından Hak Dini tebliğe memu­rum, ben Allah elçisiyim; kendiliğimden bir şey yapmı­yorum, dedi. Bir elime güneşi ötekine ay’ı verseler, bu vazifeden ayrılmam, cevabını verirken, gözleri dolu dolu oldu.

Ebu Talib, O’nu evladından çok severdi. O’nun in­cinmesine hiç dayanamazdı. Bu hale üzüldü ve kendini toplayarak:

-     Sen işine bak oğlum, ben sağ oldukça onlar sana dokunamazlar, diye teminat verdi. Meşhur bir kasidesi­ni söyledi.

c)     İLÂHÎ VAZİFEYE DEVAM

Hz. Peygamber İlahi vazifesine devam etti. Müslü­man olanlar günden güne artıyordu. Peygamberliğinin altıncı yılında idi. Hz. Peygamber bir gün Safa tepesin­de otururken Ebu Cehil oradan geçti. Ortada hiçbir se­bep yokken Resul-i Ekrem’e küfür etti, edeb ve terbiye dışı bu gibi küçük davranışlardan uzak olan Peygambe­rimiz, buna cevaba tenezzeül bile etmedi. Bunu bir ka­dın duydu. Hz. Peygamber’in amcası Hamza o gün av­da imiş. Dönüşte, cahiliyet adeti üzere okunu, yayını omuzundan bırakmadan Kâbe’yi tavafa geldi. Kadın o günkü olayı Hamza’ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Fakat kardeşinin oğluna açıkça küfür edilme­sine fena halde kızdı ve Kureyş’in meclisine giderek Ebu Cehil’e hitaben:

-           Benim kardeşimin oğluna sövüp O’nu inciten sen misin? diyerek yayı ile Ebu Cehil’in basına vurdu. Ora­dakiler Kureyş’in ulusu Ebu Cehil’e böyle muamele eden Hamza’ya saldıracak oldular. Fakat böyle bir işin sonunun nereye varacağını çok iyi bilen cin fikirli Ebu Cehil:

-     Dokunmayın, Hamza’nın hakkı var. Zira ben, kar­deşinin oğlu hakkında fena sözler söyledim, dedi. Ham- za gittikten sonra kendi adamlarına dönerek:

-     Aman, ona ilişmeyin, hiddet neticesi varıp Müslü­man olur, onunla da müslümanlar kuvvet bulur, dedi. Çünkü Hamza, değerli, yiğit bir adamdı, gözünü budak­tan sakınmazdı... Hz. Hamza bu olaydan sonra Müslü­manlığı kabul etti ve kardeşinin oğlunun safına geçti.

d)     HZ. ÖMER’İN MÜSLÜMAN OLMASI

Hz. Hamza’nın Müslüman oluşundan birkaç gün sonra idi. Kureyşliler, “Dar’ün-Nedve” dedikleri ku­lüplerinde bir toplantı yaparak durumu gözden geçirdi­ler. Hz. Hamza’nın Müslüman oluşu, onları telaşa dü­şürmüştü. Müslümanlar günden güne kuvvetleniyordu. Uzun konuşmalardan sonra, Ebu Cehil’in teklifi üzeri­ne Hz. Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu korkunç kararı kim uygulayacaktı? Bunu içlerinden en cesur olan Ömer’e verdiler.

-     Haydi Hattaboğlu, görelim seni, dediler.

Ömer o zaman 33 yaşında idi. Ailesi Müslümanlık hakkında fikir sahibi idi. Eniştesi Said, kız kardeşi Fatı- ma Müslüman olmuşlardı. Ömer’in bunlardan haberi yoktu. Kılıcını kuşandı, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Sa­fa tepesine yollandı. Müslümanlar “Dar’ul-erkam” da toplanmışlardı. Oraya gidip Hz. Muhammed'i öldüre­cekti. Fakat gerçekten o, Muhammed'i öldürmeğe değil, kendini Müslümanların arasına katmağa gidiyordu.

Yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym bak­tı ki, Ömer kılıcını kuşanmış, hiddetli hiddetli gidiyor.

-       Hayrola Hattaboğlu nereye böyle diye sordu.

O da:

Arapların arasına tefrika düşüren Muhammed'in vü­cudunu ortadan kaldırmağa gidiyorum, dedi.

Nuaym:

-        Vallahi zor bir işe kalkmışsın, Muhammed'in as­habı O'nun etrafında pervane gibi dolaşıyor. O'na yol bulmak güç. Tutki bir yolunu bulup bu işi becerdin. Abdülmenafoğulları seni yeryüzünde elini kolunu salla­yarak gezmeğe bırakırlar mı sanıyorsun?

Ömer bu sözlere alındı:

-       Sen de mi Muhammed'den yana oluyorsun, öyle mi? diye çıkıştı.

Nuaym:

-       Ya Ömer, sen beni bırak, evvela kendi ailene bak, enişten ve amcan oğlu Said ile eşi olan kız kardeşin Fa- tıma Müslüman oldular.

Ömer buna pek inanmak istemedi. Fakat içine de bir şüphe düştü. Kız kardeşinin evine uğrayarak kapıyı çaldı ve içeri daldı. İçerdekiler telaşlandılar. Ömer'in İs­lam düşmanlığını biliyorlardı Ömer sordu:

-       Okuduğunuz ne idi?

Eniştesi:

-       Bir şey yok, dedi.

Ömer'in hiddeti arttı ve eniştesinin yakasından tu­tup onu yere çarptı. Araya kız kardeşi girdi. Ömer ona
da bir tokat attı. Fena halde canı yanan Fatıma, kardeşi Ömer'e şöyle haykırdı:

-      Allah'dan kork, bir kadına yaptıklarına bak. Ben ve eşim Müslüman olduk. başımızı kessen bundan dön­meyiz.

Manzara hazindi, Ömer yaptığına pişman oldu. Yü­reğinin içinde birşeyler uyandı. Ruhunun derinliklerin­de birşeyler çalkandığını duydu.

-      Hele şu okuduğunuz şeyi bana verin, dedi.


Kız kardeşi Kur'an'dan cümleleri ona uzattı. Ömer okumağa başladı.

 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ  ﴿ ٠  سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ı tesbih eder. Aziz ve Hakim olan O’dur. Gökle­rin ve yerin hakimiyeti O’nundur. Diriltip yaşa­tan, öldüren O’dur. O, her şeye kaadirdir...” (Ha did Sûresi ayet 1-2)

Ömer, bu ayetleri dinledi[1] ve derin bir düşünceye daldı. Kur'an-ı Kerim'in yüksek ahengi, manasının yü­celiği O'nu sarmıştı. Allah kelamının tesiri, ruhun içine işlemişti. Müşrik Ömer yerine, ortaya Mü'min Ömer çı­kıyordu. Kız kardeşine sordu:

- Bütün göklerin ve yerin hükümdarlığı ve uygarlığı sizin taptığınız Allah'ın mı?

Kız kardeşi tereddütsüz cevap verdi:

-      Evet, onda şüphe yok.

Ömer utanarak söylendi:

-      Bizim taptığımız putların hiçbir şeyi yok, yazık!

Bu “yazık” kelimesi bütün putlar alemine fırlatılmış bir taştı. Ömer'in kalbi artık İslamiyet'e açıktı.

Hz. Peygamber: “Ya Rab! Bu dini iki Ömer'den biriyle kuvvetlendir” diye dua etmişti. İki Ömer'den maksat, Hattaboğlu Ömer ile Ebu Cehil (Amr lbn-i Hişam) idi. İşte duası, Hz. Ömer'e nasib olmuştu. Ömer buna çok sevindi ve beni Peygamber'in yanına götürün, dedi.

O sırada Müslümanlar Safa tepesinin eteğinde, Müslümanlardan Erkam'ın evinde toplanmış bulunu­yorlardı. Ömer'i oraya götürdüler. Gözcü, Ömer'in sila­hını kuşanmış bir halde geldiğini görünce, içeri haber saldı. İçerdekiler, Ömer'in adını duyunca telaşa düştü­ler. Yalnız Hz. Hamza hiç tavrını bozmadı:

-      Korkacak ne var, eğer iyilik için gelmiş ise hoş gel­di, sefa geldi. Yoksa öyle değilse, geleceği varsa göreceği de var, dedi.

Ömer içeri girince, ashabdan biri sağından, biri solundan tutarak Hz. Peygamber'in huzuruna getirdiler. Hz. Peygamber: “O'nu serbest bırakınız” dedi. Çün­kü Ömer'in hali O' na malum idi.

Ömer Hz. Peygamber'in önüne diz çöktü. O haşin Ömer, şimdi kuzu gibi sakin sakin duruyordu. Resul-i Ekrem mübarek eliyle Ömer'in omuzundan tuttu ve: “İmana gel, Ömer” dedi. O da hulus-i kalble kelime- i şehadeti söyledi. İslam'ı kabul etti. Orada bulunanlar buna çok sevindiler ve hepsi yüksek sesle tekbir alarak Ömer'in tslamı kabulünü ilan ettiler. Safa tepesinden yükselen “Allah’u Ekber” sadası, Mekke ufuklarında dalgalana dalgalana etrafa yayıldı. Ömer:

-      Yaranımız kaç kişidir diye sordu.

-      Seninle kırk'a baliğ olduk, dediler.

-      Öyle ise ne duruyoruz, haydi Kâbe'ye gidelim, de­di.

e)      KABE’DE AŞİKÂRE İBADET

Hz. Muhammed önde, sağında Ömer, solunda Hamza ve diğer ashab-ı güzin hep birlikte Kâbe'ye yol­landılar. “Dar’un-Nedve” de müşrikler toplanmış Ömer'in dönüşünü bekliyorlardı. Karşıdan gelenleri gö­rünce:

-      Ömer hepsini toplamış getiriyor, dediler. Ebu Ce­hil, cin fikirli bir adam olduğundan bu işten kuşkulan­dı:

Ben bu gelişten pek hoşlanmıyorum ama, dedi ve az sonra gerçek anlaşıldı; Hz. Ömer'in Müslüman olduğu her tarafa yayıldı. Müşriklerin arasında büyük bir şaş­kınlık başgösterdi. Müslümanlar, Harem-i Şerifte saf olup aşikâre namaz kıldılar. Böylece İslamiyet kuvvet ka­zandı ve kendini aşikâre tanıttı.

Hz. Hamza'dan üç gün sonra Hz. Ömer'in İslami­yet'i kabulü, müşrikleri telaşa sürükledi. Müslümanları yıldırmak için daha sert davranmağa başladılar. Müslü­manlar bu baskıdan kurtulmak için daha emin bir yer düşündüler. Hz. Peygamber Habeşistan'a gitmelerine müsaade etti.



[1] Bazı rivayetlerde, Hz. Ömer'in kız kardeşinin evinde Ta-Ha Sûresi'nin baş taraını dinlediği geçer. Biz, Hadid Sûresinden ayetleri zikrettik. Her ikisi de doğrudur.

 

SİYER-İ NEBİ | HABEŞİSTAN’A HİCRET

 

 a)   HABEŞİSTAN’A HİCRET EDENLER:

Habeşistan’a gitmek isteyen 11 erkek ve 4 kadından ibaret olan birinci kafile Mekke’den gizlice çıkarak Kızıl- deniz yoluyla gitti. Bunların içinde: Hz. Osman ve eşi Rukiyye (Hz. Peygamber’in kerimesi) Ebu Huzeyfe ve eşi, Avvam oğlu Zübeyir, Avf oğlu Abdurrahman, Mes’ud oğlu Abdullah bulunuyordu. Kafilenin reisi, Maz’un Oğ­lu Osman idi. 15 kişilik bir grup halinde bi’setin V. yılı Habeşistan’a gittiler. Bunlar orada çok iyi karşılandı ve sakin bir hayata kavuştular. Bunu duyanlar, bir yıl sonra ikinci bir grup halinde oraya hicret ettiler. Bu kafilenin başında Ebu Talib’in oğlu Cafer’i Tayyar bulunuyordu (Hz. Ali’nin kardeşi.) Bunlar da 80 kişi vardılar.

b)  NECAŞÎ’NİN MÜSLÜMANLARA HOŞ MUAMELESİ:

Müşrikler, Müslümanların Habeşistan’da huzur için­de yaşamalarını çekemediler. Onları geri çevirmek için te­şebbüse geçtiler. Bir takım hediyelerle Habeş Kiralına iki elçi gönderdiler ve Müslümanları onlara teslim edip geri göndermesini istediler. Krala, keşişlere, saray adamlarına hediyeler verdiler. Necaşi, Müslümanları çağırarak yeni din hakkında bilgi almak istedi. Müslümanların namına Ebu Talib'in oğlu Cafer-i Tayyar şöyle konuştu:

“Ey Hükümdar! Biz cahiliyet üzere yaşayan bir kavim idik. Putlara tapardık, leş yerdik, fuhuş işlerdik, akrabalara küser, komşuluk hakkını gö­zetmezdik. Kuvvetliler zayıfları ezerdi. Biz bu hal içinde iken Allah içimizden birini Peygamber gönderdi. Soyu yüksek, doğruluğu belli, şerefi meydanda. O bizi Allah'a ibadete çağırıyor, ata­larımızın taptıkları putları bırakmamızı istiyor. Bize doğru söylemeyi, emaneti gözetmeyi, akraba­lık haklarını korumayı, komşularla güzel güzel geçinmeyi, haramdan, kan dökmekten kaçınmayı bildiriyor. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemek­ten, namuslu kadınlara iftira etmekten sakındırı­yor; Allah'a ibadet etmeyi, namaza, oruca, başka­larına yardım yapmağa çağırıyor. (O zaman Rama­zan orucu farz değildi, aşure orucu vardı.) Biz O'na inandık, O'nun hak davetine uyduk. O'nun gös­terdiği tarzda Allah'a ibadet ettik. Haram dediği­ni haram bildik. Helal dediğini helal tanıdık. Bundan dolayı kavmimiz bize düşman kesildi. Bi­ze işkence yapmağa kalkıştılar. Bize zulmettiler. Dinimizden çevirmeğe çalıştılar. Biz de onlardan kaçarak sizin ülkenize sığındık. Sizi başkalarından daha iyi bildiğimiz için burayı tercih ettik. Bura­da haksızlığa uğramayacağımızı umduk...”

Cafer'in bu sözlerini dinleyen Necaşi, Peygamber'e gelen ayetleri dinlemek istedi. Cafer de Meryem Sûre- si'nin 29-33. ayetlerini okudu:

“Hz. Meryem, İsa'ya işaret etti. Onlar: Beşik­te olan bir çocukla nasıl konuşabiliriz, dediler, İsa dedi ki: Ben Allah’ın kuluyum. O, bana ki­tap verdi, beni Peygamber yaptı her nerede olur­sam olayım beni mübarek kıldı. Sağ olduğum müddetçe bana namazı, zekatı tavsiye etti. Ana­ma karşı hayırlı davranmamı emretti. Beni taş­kın ve bedbaht kılmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve tekrar ba’s olunacağım gün, benim üze­rimde selamet vardır.”

Bu ayet-i kerimeler, onların Incil’den öğrendiklerine uygundu. Onun için Necaşi:

-     Bunlar İsa’ya gelen kelam ile aynı yerden coşan, ay­nı nurdan fışkıran ışıklar... dedi.

Elçilere, kendisine sığınan Müslümanları geri çevir­meyeceğini bildirdi. Akşam olunca elçilerden biri olan Asoğlu Amr arkadaşlarına: “Bunları Necaşi’nin gö­zünden öyle bir düşüreceğim ki” diye bir hile dü­şündü. Ve “Onlar İsa hakkında acaib şeyler söylü­yorlar” diyerek Necaşi’ye gammazladı. Necaşi Müslü- manlara bu hususu sorunca yine Cafer:

-     Biz Müslümanlar; Hz. İsa Allah’ın kulu ve Peygam­beridir. Ruhullah’tır, Meryem’e sunduğu kelimesi’dir, diye inanırız, yollu cevap verdi.

Bunun üzerine Necaşi, bir çubukla yere bir çizgi çize­rek: “Bizimle sizin aranızda bu çizgi kadarcık bir fark var” dedi. Ve Müslümanları eskisinden daha çok himayeye başladı. Müslümanlar Habeşistan’da yerli halk­la çok iyi geçindiler. Bir aralık müşriklerle Müslümanla­rın anlaştıklarını duydular ve bunun üzerine Mekke’ye döndüler. Fakat Mekke’ye gelince bu haberin aslı olma­dığı anlaşıldı. Bu mesele Garanik kıssasıdır.

 

SİYER-İ NEBİ | MÜŞRİKLERİN BOYKOT İLANI

 

 a)     MÜSLÜMANLARIN MUHASARAYA ALINMASI:

Kureyş'in baskısına ve engellemesine rağmen, İsla­miyet günden güne yayılıyor ve kuvvetleniyordu. Hz. Hamza ve Hz. Ömer gibi iki büyük kahramanın Müslü­man olması, Kureyşlileri hayli düşündürdü. Nihayet Haşimoğullarma boykot ilan ederek onları zorlama yo­luna gitmeği kararlaştırdılar. Karara göre: Haşimoğulları ile her nevi münasebeti kesecekler kız alıp vermeye­cekler, alış-veriş yapmayacaklar, görüşüp buluşmayacak­lar, andlaşmayı imzalayıp Kâbe duvarına astılar. Böyle­likle ona kutsal bir nitelik vermek istediler. Bu anlaşma­yı Mansur b. İkrime yazmıştır.

b)       SIKINTILI GÜNLER:

Kureyşliler, bu kararlarıyla Haşimoğullarmı adeta aç öldürmeğe niyet etmiş oluyorlardı. Haşimoğulları üç yıl boykot altında kaldılar. Pek sıkıntılı günler geçirdiler. Gün oluyordu ki, Müslümanlar yiyecek bir şey bulama­dıklarından ağaç yaprakları yemek zorunda kalıyorlardı. Sa'd b. Ebi Vakkas, bir gece bir deri parçası bulmuş, onu suda ıslatmış, sonra ateşte kavurarak yemişti. Ço­cukların açlıktan feryatları etrafı tutardı. Yürekler acısı bu hal, müşriklerin merhametsiz kalbine zerre kadar acıma duygusu vermezdi.

Zaman geçtikçe müşrikler bundan da bir netice ala- mıyacaklarını anlamağa başladılar. Bu insanlık dışı dav­ranıştan dönmeyi düşünenler oldu. Bir defa Hz. Hati­ce'nin kardeşi oğlu olan Hakim, kölesiyle ona biraz buğday yollamıştı. Köleye yolda Ebu Cehil rastladı. Ebu Cehil buğdayı kölenin elinden almak istedi. Müşrikler­den Ebu'l-Buhteri işe karışarak:

- Halasına bir miktar buğday götüren bir insana ma­ni olmak doğru değil, dedi.

Ebu Leheb, öz kardeşlerinin, hısım ve akrabasının açlıktan ölmelerini, istercesine muhasara çenberini sıkı­yordu. Mekke'ye yiyecek getiren kervanları kenarda kar­şılar. Haşimoğullarına birşey satmayın, pahalı isteyin, onlar alamasın, derdi. Bu hal bi'setin 7'inci yılından 10'uncu yılına kadar üç yıl sürdü. Fakat müşrikler bun­dan da bir sonuç alamadılar. İslamiyet etrafa yayılmak­ta devam etti. Ukaz, Mecenne, Zülmecaz gibi meşhur panayırlara gelen halk, İslamiyet hakkında bilgi alıyor ve Müslüman oluyordu. Onun için Kureyş ileri gelenleri, Müslümanlarla bunları temas ettirmiyorlar; Kur'an din­lemelerine engel oluyorlardı. Bir defa Velid b. Mugi- re'nin başkanlığında bir toplantı yaparak gelen kabilele­re Muhammed hakkında diyeceklerini kararlaştırmışlar, bu konuda sözbirliği etmişlerdi. Muhammed, büyücü­dür, diyeceklerdi. Çünkü; kahin, yalancı, mecnun, si- hirci dedikleri zaman kimseyi inandıramıyorlardı. "Söz büyücüsü" deyince inandıracaklarını sanıyorlardı. Devs kabilesinin şairi olan Tufeyl, bir defa Mekke'ye geldi. Kureyşliler ona Muhammed hakkında söylemedik iftira bırakmadılar. Tufeyl diyor ki: "Bana Muhammed hakkında öyle korkutucu şeyler söylediler, o ka­dar çok şeyler anlattılar ki, onlara inandım ve Muhammed'i dinlememeye karar verdim. Bir gün Kâbe'de bulunuyordum. Orada Peygamber'e tesadüf ettim. Kur'an okuyordu kendime dedim ki: Ben, iyiyi kötüyü ayırdedemeyecek bir adam değilim. Sözün güzelini kötüsünden seçmeğe gü­cü yeten, aklı başında bir insan, neden O'nu dinlemekten kaçınsın. Bir defa dinlerim. Sözleri güzelse kabul ederim değilse bırakırım dedim. O'nu Kur'an okurken dinledim. Hoşuma gitti. Müslüman oldum."

Tufeyl, kabilesi yanına döndükten sonra onlara da anlattı. Bir kısmı Müslüman oldular. Böylece kabileler arasında İslamiyet'in yayıldığını görüyoruz.

c)     BOYKOT ANDLAŞMASININ YIRTILMASI:

Haşim oğulları Mekke kenarında Şi'bi Ebu Talib de­nilen vadide üç yıl ablukada kaldılar. Ancak araplarca kutsal sayılan Eşhur'u-Hurum'-da yani Muharrem, Re- ceb, Zilkade ve Zilhicce aylarında Müslümanlara karşı muameleleri yumuşadı. Çünkü bu aylarda her türlü sa­vaş, kavga, tecavüz yasaktı. Bazı kişiler bu ablukanın kal­dırılması için harekete geçtiler. Çünkü bu zalimce tu­tum, insanlık duygularına dokunmağa başlamıştı. Bun­ların başında Amr oğlu Hişam gelmektedir. Hişam bir gün Abdulmuttalib'in kızı Atike'nin oğlu Züheyr'in ya­nına geldi.

-      Züheyr, dedi, sen güzel güzel yiyorsun, giyiniyor­sun ama dayılarının halini hiç düşünmüyor musun? Onlar neler çekiyor biliyor musun? Yemin ederim ki, Ebu Cehil'in dayıları hakkında böyle bir şeye karar ve­rilse o buna asla yanaşmazdı, diyerek kabile gayretine dokundu.

Züheyr:

-      Tek başıma ben ne yapabilirim? deyince, Hişam:

-      Ben senden yanayım, ikinci ben olurum, dedi.

Züheyr bu fikrini daha birkaç kişiye açtı. Onlar da iş­birliği yapmağa hazır olduklarını söylediler. Söz birliği eden beş kişi Kâbe'ye geldiler. Züheyr orada bulunanla­ra şöyle hitab etti:

-      Ey Mekkeliler! Hepimiz istediğimiz gibi rahat için­de yaşıyoruz. Fakat Haşimoğulları her şeyden mahrum. Onların böyle açlıktan kırılmaları reva mıdır? Andolsun ki, zalim andlaşma, şu öldürücü sahife yırtılmadıkça ben duramıyacağım!

Ebu Cehil bu işe karşı durmak istediyse de mani ola­madı. Andlaşma yırtıldı. Boykot kalktı. Haşim-oğulları Mekke içine evlerine döndüler. Halk arasına katıldılar.

d)     İKİ BÜYÜK KEDER: HZ. HATİCE'NİN VE EBU TALİB'İN VEFATLARI.

Müslümanlar ablukadan kurtuldular. Biraz rahat ne­fes aldılar. Boykotun kalkmasından birkaç ay sonra Hz. Peygamber, iki büyük kederle karşılaştı: Birkaç gün ara ile Hamisi olan seksenlik amcası Ebu Talib ile kendisi­ne en büyük teselli kaynağı olan zevcesi Hz. Hatice ve­fat ettiler. Bu iki ölüm Hz. Peygamber'e çok hüzün ve elem verdi. Bundan dolayı bu yıla "Hüzün yılı = se- netü'l-Hüzün" denildi.

Ebu Talib öldüğü zaman 80 yaşında idi. Onun ar­dından Hz. Hatice bu fani alemden göçtü. Hatice; sev­gisiyle, ince kalbiyle fedakârlığı ile Hz. Peygamber'in en büyük desteği ve hamisi idi. Hz. Peygamber'i ilk tasdik eden, en sıkıntılı zamanlarda O'na teselli veren o olmuş­tur. Hz. Peygamber bu ilk eşini candan severdi. Hazret- i Aişe diyor ki:

-  Hz. Hatice'yi görmediğim halde Peygamber'in di­ğer zevcelerinden fazla onu kıskanırdım. Hz. Peygamber onu daima hatırlardı. Hatta bir gün ondan bahsetmesi yüzünden gücendirici sözler söylemiş. O da: "Cenab-ı Hak, benim kalbime O'nun sevgisini koymuştur" cevabını vermiştir.

Bir gün Hatice'nin kız kardeşi Hâle ziyarete gelmişti. Huzura girmek için izin istedi. Sesi, kızkardeşi Hati­ce'nin sesine pek benzediğinden Hz. Peygamber, Hati­ce'yi hatırlayarak O'nu andı, Aişe:

-    Ölen bir kadını bu kadar hatırlamakta mana ne? Cenab-ı Hak sana daha iyi zevceler verdi, demişti.

Hz. Peygamber, Aişe'ye şu cevabı verdi:

-   Hayır, senin dediğin gibi değil. Herkes bana inan­madığı zaman, bana inanan o idi. Herkes müşrik iken o Müslümanlığı kabul etti. Benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım etti.

Ebu Talib'in ve Hatice'nin ölümünden sonra Ku- reyş'in eza ve cefası daha arttı. Bir gün Hz. Peygamber sokaktan geçerken, kendini bilmezlerden biri üstüne toprak attı. Peygamberimiz o haliyle eve gelince, Fatıma içi sızlayarak üstünü basını hem temizliyor, hem de ağ­lıyordu. Hayatta çocuklarımızın üzülerek ağlaması kadar insanı içinden yaralayan bir şey yoktur. Hele kızlarımı­zın ağlamasını görmek ne acıdır. Masum yavruların göz­lerinden akan yaşlar, içimizde bir alev olup bizi yürek­ten yakar. Onların hıçkırıkları bizim ciğerlerimizi parça­lar. Az zaman önce anasını kaybeden Fatıma, babasının bu haline ağlıyordu.

Hz. Peygamber'in bütün babalık hisleri coştu. Fakat elden ne gelir. Her zamanki gibi bütün gönlüyle Al­lah'ına sığındı. O'nun yardımına dayandı. Ağlayan kızı­nın sıcacık gözyaşlarını mübarek eliyle silerek:

-    Ağlama yavrum yüce Allah babanı koruyacak dedi ve o anda hamisi olan amcası Ebu Talib'i hatırladı.

-     Ebu Talib ölünceye kadar Kureyş bana pek doku­namazdı, dedi.


SİYER-İ NEBİ | Mİ'RAC

 

HZ. PEYGAMBERİN Mİ'RACI:

Mekke'de iken Hz. Peygamber Mi'rac'a çıktı. Mi'rac; yükseğe çıkmak, yüceltmek demektir. Buna tsra da denir ki, geceleyin yol almak manasınadır. Hz. Peygamber ge­celeyin Mekke'den Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geldi­ğinden bu olaya “İsra” denir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

“Kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan alarak ayetlerimizi göstermek için civarım mübarek kıl­dığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir. Her şeyi Hakkıyla işiten ve gören O'dur.” (İsra Sûresi, Ayet: 1)

Mi'rac, bazılarına göre Hicret'ten üç, bazı rivayetlere göre ise bir buçuk yıl önce vuku bulmuştur. Hz. Pey­gamber Mekke'de Harem-i Şerifte iken Cebrail Aley- hisselam'ın rehberliği ile geceleyin Kudüs'e Mescid-i Aksa'ya gelmiş, oradan göklere yükselmiş, melekût âle­mini seyretmiştir.

Hz. Muhammed Mi'rac gecesi, birinci gökte Hz. Adem'i gördü. İkinci gökte Hz. Yahya ve İsa'ya, üçün­cü gökte Hz. Yusuf a dördüncü gökte Hz. İdris’e, beşin­ci gökte Hz. Harun’a tesadüf etti. Bu Peygamberlerin hepsi O’nu sevinerek karşıladılar ve:

-     Merhaba ey Salih Peygamber ve Salih kardeş, diye selamladılar.

Altıncı gökte Hz. Musa’yı gördü. Yedinci gökte Hz. İbrahim’i gördü. Oradan Sidretü’l-Münteha’ya ulaştı. Burası ilahi nurlar ile donatılmıştı. Cenab-ı Hak kulu Muhammed’e burada neler vahyetti neler. Burada esrar perdesi kalktı.

Bu makamda Hz. Peygamber’e üç şey verildi.

1-   Bakara Sûresi’nin sonu (Amenerrasulü).

2-    Ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cenne­te gireceği müjdesi.

3-    Mi’rac hediyesi olarak beş vakit namaz.

Mi’rac insan aklının kavrayamayacağı lahûti bir olay­dır. Bunu kalem anlatamaz. Bunda zaman, mekan kay­dı, mesafe ortadan silinmiştir. Bu Muhammed Aleyhisselam’ın ilahi lütfa mazhar oluşudur.

Mekke müşrikleri, Mi’rac’daki yüksek manaları anla­yacak seviyede değildirler. Bundan dolayı Hz. Peygam­ber Mi’rac olayını kendilerine anlatınca buna inanmadı­lar. Kervanların bir ayda gidip bir ayda döndüğü mesa­feyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Al­lah kudretinin hudutsuzluğunu ve genişliğini düşün­mekten acizdiler. Müminler, Mi’rac’ı tereddütsüz kabul ettiler. Hz. Ebu Bekir’e Mi’rac söylendiği zaman:

-      Bunu Muhammed söylüyorsa doğrudur, dedi ve ilave etti: Ben O’nu bundan daha mühiminide tastik ediyorum. Akşam sabah kendisine göklerden vahiy gel­diğini haber veriyor, ben de inanıyorum. Bunu da tas-

dik ederim dedi. Ve kalkıp Mescid-i Şerif e gitti. Orada Peygamberi dinledikten sonra, “Anlattıkların doğru­dur” diyerek derhal tasdik etti ve bundan sonra kendi­sine, tasdik edici manasına, “Sıddık” ünvanı verildi.

Bazı İslam bilginleri Mi’rac’ın ruhen olduğunu söy­lerse de ehl-i sünnet bunun, hem cesed, hem ruh ile ol­duğunu kabul ederler. Mi’rac’ın cesetle vuku bulmasını akıl ile inkara yol yoktur. Bugün ilim nice harikulade­likleri kabul etmektedir. Esir dalgaları ile uzaklara sesin ve resmin nakledildiğini her gün görüyoruz. Geçmişte hayal sanılan birçok şeyler bugün gerçekleşmiştir. Tabi­attaki kuvvetler keşfolunmakta, nice hakikatler meyda­na çıkmaktadır. İlmi herşeyi saran Yüce Allah’ın kudre­tiyle sevgili kulu Hz. Muhammed’in Mekke’den Ku­düs’e gelmesi, oradan göklere çıkması, varlığın hülasası olan bu zatın, gökler alemini seyretmesi neden müm­kün olmasın?

“İsra” Suresinde Mi’rac’dan bahsolunur. Bu sûreye “İsra” sûresi adı bunun için verilmişti. Mi’rac, Hz. Peygamber’in göklere yücelişi, zafer müjdeleyen bir olaydır. Müşrikler bunu anlayamadılar, inatlarında devam etti­ler. Kur’an-ı Kerim’in fazilet dersi verdiği kadar uyarıcı olan o ayetlerinin meali şöyledir:

“Muhakkak bu Kur'an en doğruya hidayet eder. İyi işler işleyen müminlere büyük mükafa­ta nail olacaklarını müjdeler ve onlar ki, ahire- te inanmazlar. Onlara elim bir azab hazırladık. İnsan da, şerri öyle davet ediyor ki, hayra dua eder gibi istiyor. İnsan daima acelecidir. Biz ge­ce ve gündüzü iki ayet, (nişan) kıldık. Gece ni­şanını sükunet için ışıksız, gündüz alametini de ışıklı kıldık, taki, Rabbınızın fazlından verdikle­rini arayasınız, senelerin sayısını ve hesabını bi­lesiniz ve biz her şeyi açıktan açığa tafsil ettik. Her kişinin amelini boynuna doladık. Kıyamet günü ona kitabını, (amel defterini) çıkaracağız, onu önüne açılmış bulacak. Kendi kitabını oku! Bugün kendini hesaba çekmeğe nefsin sana ka­fidir, diyeceğiz. Kim doğru yolda giderse, kendi nefsi için hidayette gider, kim saparsa kendi za­rarına sapar. Hiçbir günahkâr başkasının güna­hını yüklenip vebalini üstüne almaz. Biz pey­gamber göndermedikçe kimseyi azaba düçar et­meyiz. Biz bir beldeyi helake maruz bırakmak istediğimiz zaman, oranın refah ve nimet içinde yüzenlerine emrimizi göndeririz, onlar da fıska dalarlar, azabı hakederler, biz de onu alt-üst ederiz. Nuh'dan sonra nice nesilleri helak etmi­şizdir. Rabbin, kullarının günahlarına agah ol­ması, onları görmesi elverir. Her kim bu şimdi­ki hayatı isterse, dilediğimize istediğimiz kadar çabuk veririz. Sonra Cehennem'e yaslanacaktır, oraya hakir ve zelil olarak girer. Her kim, mü­min olduğu halde ahireti ister ve ona nasıl la­zımsa öylece çalışırsa, onun ve emsalinin emeği meşkur ve makbul olur. Biz cümlesine onlara da bunlara da Rabbinin âtâsından yardım ederiz. Rabbinin âtâsı yasak değildir. Bak, onların için­den bazısını diğer bazısına nasıl tafdil ettik. Mu­hakkak ahiret ise dereceler itibariyle daha bü­yük, fazilet itibariyle daha yüksektir. (İsra Sûre­si, Ayet: 9-12)


OKUMA:

Mİ'RAC'DA TEŞRİ' KILINAN HÜKÜMLER

Mi’rac’da ki ahkam pek yüc e dir. O makamda ki İlahi tebliğat İslam Dini’nin temelini teşkil eder. İsra Sûresinde­ki o ayetlerin meali şöyledir:

“Rabbin ferman buyurdu ki, Ondan başkasına asla tapmayın, ana ve babanıza iyilik edin. Onlardan biri, ya­hut her ikisi kocayarak ihtiyarlık çağlarında senin eline baktıkları sırada, sakın onlara “öf bıktım, usandım” deme, on lan azarlama, onlara tatlı söz söyle.

OnLara merhametin den tevazu kanatlarını yerlere ka­dar indi re rek; Ya Rabbi, de, onlar beni küçüklüğümde na­sıl şefkatle büyütlülerse, Sen de onlara öylece merhamet bu­yur, (acı).

Rab biniz, sizin içiniz de olanı en iyi bilendir, eğer siz iyi kimselerseniz Allah’da günahtan dönüp tevbe edenleri yar­gılayıcıdır.

Hısımlara, yoksullara, yolculara haklarını ver, ama ma­lını israf ile saçıp savurma. Zira israf edenler, şeytanların kardeşleridir. Seylan ise Rabb’ine karşı nankördür.

Rab binden umduğun bir rahmeti dileyerek beklerken on­lardan yüz çevirecek olduysan tatlı bir söz söyleyerek gönül­le ri ni al.

Elini boynuna bağlamış gibi kısıp sıkma, büsbütün de açma, yoksa ya cimri diye levm olunursun veya elin boşalir pişman olursun.

Rabbin dilediğinin rızkını genişletir de, daraltır da. Çünkü O, kullarının her halin den haberdardır, onları gö­rücü dür.

Evlatlarınızı fukaralık korkusuyla sakın öldürmeyin, biz on lara da si ze de rızık lavınızı veririz. On lavı öldürmek ha­kikaten büyük bir suçtur.

Zinaya kat’iyyen yaklaşmayın. Zira o fuhuştur ve pek kötü bir yoldur.

Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Meğer ki hak ile ola. Her kim nâhak yere öldürüldüyse onun velisine sa­lahiyet verdik, o da katilde haddi tecavüz etmesin. Çünkü o bir kete yardıma ermiş tir.

Öksüzün erginlik çağına varıncaya kadar malına el sür­meyin. Meğer ki en iyi veçhile ola. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Zira sözden ve ahidden mes’ulsünüz.

Ölçtüğünüz zaman, tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlıdır, akıbeti da ha iyidir.

Bilmediğin bir şeyin peşine, düşme (ardısıra gitme). Çünkü kulak, göz, kalb bunların hepsi, ondan mesuldür.

Yeryüzünde azamet taslayarak gururla yürüme; çünkü sen, yeri yaramazsın, uzanan yüksek dağlara eremezsin. Bütün bunların fena ciheti, (kötüsü), Rabbın nezdinde is­tenmeye rek kerih şeylerdir.

İş te bunlar, Rabbi nin sana vahyettiği hüküm terdendir. Allah ile beraber başka bir ilah edinme yoksa yerinerek (ko­vularak) Cehennem’e atılirsin.” (Isra Sûre si Ayet: 23-39)

SİYER-İ NEBİ | MEDİNE’YE DOĞRU: AKABE BİATLARI

 

 Hz. Peygamber, Mekke'de 13 sene Arapları İslam'a davet etti. Fakat müşriklerin küfür ve inatları İslamiyet'i kabul etmelerine mani oluyordu. Hz. Peygamber'in Hak dini yayması için Cenab-ı Hak yeni bir muhit ha­zırladı. O'da: Medine (eski adıyla Yesrib)'dir.

Hz. Peygamber Medine'yi tanıyordu. Babasının me­zarı orada idi. Dedesi Abdülmuttalib'in dayıları olan Neccaroğulları akrabası demekti. Altı yasında bir çocuk­ken annesiyle Medine'ye gittiklerinde orada bir müddet kalmışlardı.

Medine'de Araplar ve Yahudiler yaşıyordu. Araplar, Evs, Hazrec kabileleri olmak üzere iki büyük kavme ay­rılmıştı. Bunlar putperest idi. Aralarında kavga eksik ol­mazdı. Yahudilerle de geçinemezlerdi. Yahudiler ekono­mi bakımdan hakim durumda idiler. Arapları, putpe­rest olduklarından dolayı aşağı görüyorlar, kendilerinin Allah dininde olduklarını söylüyorlardı. Madem ki şim­di Araplardan bir Peygamber gelmişti. Öyleyse Medine Arapları bu Hak Peygamber'e uymayı şeref bilmeliydi­ler. İşte böylece Medine İslamiyet’i kabule hazırlanıyor­du.

a) MEDİNELİLERDEN İLK MÜSLÜMAN OLANLAR:

Medinelilerden ilk Müslüman olan Samit Oğlu Süveyd’dir. Bir şair bir zattı. Hac mevsiminde Mekke’ye geldiğinde Kur’an dinledi ve Müslüman oldu. Kureyş’ten yardım istemek üzere Mekke’ye gelen Hazreç’lilerden Muaz oğlu lyas’dan Kur’an dinledikten sonra İslami­yet’i kabul etti. Bu sırada Medine’de Hazreç ile Evs ara­sında bir kavga başladı ki, tarihte buna BUAS savaşı de­nir. Bundan her iki taraf da çok zarar gördü. Onun için iki taraf da yorgun düştüklerinden kendilerini anlaştıra­cak ve birleştirecek bir el gözetliyorlardı. Bu el Mek­ke’den uzanan İslam eli idi. Hac mevsiminde Mekke’ye gitmiş olan Hazreçlilerden bir grup Hz. Peygamber ile buluştular. Onları İslamiyet’e davet etti. Medineliler, Yahudilerden son zaman Peygamber’inin geleceğini du­yarlardı. İşte beklenen Peygamber bu olacak, dediler ve Müslüman oldular.

Müslüman olanlar şunlardır:

Es’ad b. Zurare, Rafi’ b. Malik, Avf b. Haris, Kutbe b. Amir, Ukbe b. Amir, Haris b. Abdullah.

Bunlar Medine’ye dönünce halk arasında İslamiyet duyulmuş oldu.

b)I. AKABE BİATI

Ertesi yıl Hac zamanı Evs ve Hazrec kabilelerinden Mekke’ye gidenler oldu. Aralarında önce Müslüman ol­muş kimselerden beş kişi vardı. Reisleri Es'ad b. Zura- re idi. Bunlardan 12 kişilik bir grup Mekke kenarında Akabe denen yerde Hz. Peygamberle gizlice görüştüler ve O'na biat ettiler. Buna Birinci Akabe Biati denir. Bi­at esasları şunlardır: Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, ya­lan ve iftiradan sakınmak, Peygamber'e karşı gelmemek. Bu biat, İslam esaslarına uyacaklarına and içmekti, Me- dineliler, kendilerine dini öğretecek bir mürşid istedi­ler. Hz. Peygamber de Mus'ab'ı gönderdi. Mus'ab, ilk Müslüman olanlardandı. Gayet güzel şık temiz giyinir­di; nazik bir zattı, herkese hoş muamele ederdi. Medi­ne'de evlere giderek Müslümanlığı öğretirdi. Kabile re­islerinden olan Üseyd b. Hudayr bir defa Mus'ab'a rast­ladığında:

-     Maksadınız nedir? İnsanları atalarının yolundan saptırıyorsunuz, diye söylendi. Mus'ab ona gayet nazika­ne:

-     Hele biraz oturun, sözümü dinleyin, maksadımızı anlarsınız, dedi. Ona İslamiyet'i anlattı, biraz Kur'an okudu. Üseyd, Kur'an-ı Kerim'i dinleyince onun tesiri altında kaldı ve:

-     Bu ne güzel şey, dedi.

İslamiyet'i kabul etti. Giderken de:

-      Size birini göndereyim, o da Müslüman olursa bu diyarda iman etmedik kimse kalmaz, dedi ve Sa'd b. Muaz'ı gönderdi. Sa'd hiddetle geldi. Mus'ab ona da ga­yet yumuşak davranarak:

-     Durun canım, böyle hiddet edecek ne var, otarsa­nız da sizinle biraz konuşsak olmaz mı? Evvela dinleyin, ona göre hüküm verin. Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz yine siz bilirsiniz. Kimseyi zorlayan yok, dedi. Mus’ab İslamiyet’i anlattı ve biraz Kur'an okudu. Sa'd oracıkta Müslümanlığı kabul etti. Kavminin yanına dönünce:

-     Beni nasıl bilirsiniz? diye sordu.

Onlar da:

-     Sen bizim ulumuzsun, dediler.

-     Öyle ise siz de, ben gibi Allah ve Peygamber’ine iman etmelisiniz. İman etmedikçe hiçbirinizle görüş­mem, dedi. Onlar da Müslümanlığı kabul ettiler. Mus’ab’ın güzel ve tatlı muamelesi sayesinde Medi­ne’de Müslümanlık çabucak yayıldı.

c)II. AKABE BİATI

Bi’set’in 13’üncü yılında Medine’den Mekke’ye ziya­rete gidenler çoktu. Aralarında 75 Müslüman vardı. Bunların ikisi kadındı. Hz. Peygamber bunlarla görüşüp konuştu. Müslümanların elele verip anlaşmaları karar­laştırıldı. akabe denen yerde toplandılar. Hz. Peygam­ber, amcası Abbas ile geldi. Abbas söze başladı:

-      Ey Hazreçliler! Muhammed (S.A.S.) in aramızda mevkii yüksektir. Biz O’nu düşmanlarından koruduk. Sizinle bir anlaşma yapmak istiyor, O’na vereceğiniz sö­zü tutmak, O’na muhalif olanlara karşı durmak husu­sunda gücünüz kuvvetli ise buna bir diyecek yok. Fakat O’nu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu daha şimdiden söyleyiniz, dedi. Buna Medineliler şu cevabı verdiler:

-     Sözünüzü dinledik, ya Resulallah! Siz buyurun. Kendiniz namına, Allah namına istediğiniz andı alın. Biz hazırız, dediler. Bundan sonra and içtiler; Peygam- ber'e biat ettiler. And içme tamamlanınca, Hz. Muham- med (S.A.S.) aralarından 12 kişi temsilci seçmelerini söyledi. Onlar da Hazreç'ten 9, Evs'ten 3 olmak üzere 12 kişi temsilci seçtiler. Hepsi de Hz. Peygambere: Dar­lık ve genişlik zamanında, her hal'ü kârda itaata, sözün daima doğrusunu söylemeğe ve Allah yolunda herhan­gi bir şeyden korkmamağa söz verdiler.

Akabe biati ile Müslümanların önünde yepyeni bir ufuk açıldı. Medine, İslam'a kucak açmış oldu. Müslü- manlar oraya gidip yerleşecekler, dinlerini çekinmeden yayacaklardı.


SİYER-İ NEBİ | MEDİNE’DE İLK GÜNLER

 

a. HZ. PEYGAMBER’İN MEDİNE’DE KARŞILANIŞI:

Hz.Peygamber, Küba'da Cuma namazını kıldıktan sonra Medine'ye hareket etti. Yolun iki tarafı sevgili Peygamberlerini karşılamak için sıralanmış halkla dolu idi. Medineliler adeta bir bayram havası içindeydiler. O büyük misafiri, şanına layık şekilde karşılıyorlardı. Peygamberimiz geçerken sağdan soldan, “Buyurun Ya Resulallah” diyorlardı. Minimini masum yavrular Peygamber'i öven şiirler okuyorlardı. Herkes bu şerefli misafiri evinde konuklamak istiyor, devesinin yularından tutup öven şiirler okuyorlardı. Herkes bu şerefli misafiri evinde konuklamak istiyor, devesinin yularından tutup “buyurun” diyordu. Hz. Peygamber, kimsenin gönlü kırılmasın, mahzun olmasınlar diye arada bir tercih yapmadı gülümseyerek,“Deveyi kendi haline bırakınız” dedi. Deve önce Neccaroğullarından iki yetime ait bir arsaya çöküp hemen kalktı. İkinci defa olarak Hz. Halid Ebu Eyyub Ensari'nin evinin yanında çöktü. Hz. Pey- gamber'de O'nun misafiri oldu. (Halid Hazretleri İstanbul muhasarasında şehit düşmüştü. Fetihte Akşemsed- din tarafından mezarı bulundu. İstanbul'daki Eyüp Sultan türbesi budur) medineliler akın akın gelerek Hz. Peygamber'i ziyaret ettiler.


b.MESCİDİN İNŞASI:

Hz. Peygamber, devenin çöktüğü arsayı satın aldı. Arsanın bedelini Hz.Halid verdi. Buraya Mescid-i Şerif ve Hz. Peygamber'in ikametine has odalar inşa olundu. Mescid-i Şerif bina olunurken gerek Muhacirler ve gerek Ensar canla başla iş gördüler. Bizzat Peygamberimiz taş taşıyarak bu işte yardımcı oldu. Mescid sade bir tarzda yapıldı. Üzerine hurma ağaçlarından bir tavan çatıldı. O zaman kıble Kudüs'teki Beyt-i Mukaddes olduğundan kapısı güney tarafına bırakılmıştı. Sonra kıble Kâbe'ye çevrilince mescidde tadilat yapılmış, kuzey tarafından kapı açılmış, mihrap kıble duvarı olmuştur.

c.EZAN:

Medine'de mescid inşa olundu. Müslümanları namaz vakti cemaate davet etmek için bir çare düşünüldü. Hz. Peygamber ashabiyle bu hususta müşavere yaptı. Bazıları boru çalınmasını, bazıları çan çalınmasını ileri sürdüler. Bunlar uygun görülmedi. Ashab-ı Kiram'dan Zeyd oğlu Abdullah, ezan şeklini rüyasında gördüğünü söyledi. Hz. Ömer de buna benzer bir rüya görmüştü. Bu suretle Hz. Peygamber ezan şeklini Bilal-i Habeşi'ye öğreterek, ona ezan okuttu. Böylece ezan, namaz vaktinin girdiğini ilandır ve aynı zamanda din özgürlüğûnün bir alametidir.

Bilal’ın sesi gayet güzeldi. Mescidin yanıbaşmda yüksek evin damına çıkar, tatlı sesiyle ezan okur, Allah’ın birliğini ilan ederdi. Bilal, Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra Şam’da kaldı. Bir aralık Medine’yi ziyarete gitti. Hz. Hüseyin’in ricası üzerine o yanık sesiyle bir sabah ezanı okumuş. Bilal’in sesini duyan Medineliler; Peygamber tekrar aralarında imiş gibi heyecanlı dakikalar yaşamışlar, eski günleri anarak gözyaşlarını tutamamışlardır.

d.ASHAB-I SUFFA:

Mescid-i Şerifin bir tarafına, evsiz fakirlerin barınması için bir gölgelik yapıldı. Bunun üstü kapalı ise de, etrafı açıktı. Kimsesiz garipler burada yatar, kalkardı. tş buldukları zaman çalışır, kazanırlardı. Bunlar daima Hz. Peygamber’in yanında bulunduklarından Kur’an ve Hadis dinler, öğrenirlerdi. Burası adeta bir ilim yuvası idi. Ashabın zenginleri bunları gözetirler, yardım ederlerdi.

e. HANE-İ SAADETİN İNŞASI VE HZ. AİŞE İLE EVLENME:

Mescidin inşası bittikten sonra bitişiğindeki odalar yapıldı. Hane-i Saadet budur. Bunların yapılması tamamlanınca Hz. Peygamber, Eyyub Ensari’nin evinden buraya taşındı. Hz. Peygamber kölesi Zeyd’i Mekke’ye göndererek orada kalmış olan zevcesi Sevde ile küçük kızı Hz. Fatıma’yı Medine’ye aldırdı. Kızı Rukiyye Hz. Osman ile hicret etmişti. Kızı Zeyneb'in kocası müşrik olduğundan o gelemedi. Ebu Bekir'in ailesini de oğlu Abdullah getirdi. Böylece Mekke'de nişanlanmış olduğu Hz. Aişe de Medine'ye gelmiş oldu. Mescid'in yanındaki odaların yapılması tamamlanınca bunlardan birini, Hz. Aişe'ye tahsis etti ve Hicretten 7-8 ay sonra onunla evlendi. Hz. Aişe o zaman gelinlik çağına girmiş bir genç kızdı. Çok zeki idi. Mükemmel bir aile terbiyesi almıştı. Hz. Ebu Bekir'in kızı olduğunu her suretle ısbat etmiştir. Peygamberimizde geçirdiği 9 senelik hayatındaO'ndan pek çok dini meseleler almıştır. Fıkıhta yeri üstündür.

f.MUHACİRLER İLE ENSAR ARASINDA KARDEŞLİK:

Mekke'den göç ederek Medine'ye yerleşen Müslümanlara “Muhacir”, Medine'nin yerli halkı bunlara elden gelen her türlü yardımı yaptıklarından, onlara da “yardım ediciler” anlamına “Ensar” denildi. Tarihte Muhacirler ile Ensar arasındaki kardeşlik kadar kuvvetli bir bağlantı kurulduğu görülmemiştir. Medineliler, yerlerini, yurtlarını bırakarak gelen Muhacirlere kardeş elini uzatmışlar mallarına bile ortak yapmışlardır. Onları evlerinde misafir olarak barındırdılar, ekmeklerini onlarla paylaştılar, iş buldular. Böylece onlara, yurtlarından ayrılmanın acısını çektirmediler. Muhacirler ve Ensar İslam Tarihi'nde hürmetle anılan iki gruptur. Allah cümlesinden razı olsun. Bu dine onlar çok hizmet ettiler.Hz. Peygamber, Muhacirlerden her birini, Ensar'dan bir kişiye kardeş olarak tayin etti. Bu kardeşlik kan ve neseb kardeşliğinden daha kuvvetli oldu. İhtiyar tarih, bu kadar birbirine candan kaynaşan insanlar görmemiştir. (Enfal Sûresi, Ayet 72, bu hususu açıklar.)


g.ÇALIŞIP KAZANANLAR:

Yapılan kardeşlikte Sa'd b. Rabi'a, Abdurrahman tbn-i Avf'a düşmüştü. Sa'd malının yarısını O'na teklif etti ise de o:

- Kardeşim, Allah malına bereket versin. Sen bana çarşı pazarın yolunu göster, dedi.

Abdurrahman yağ, peynir alış-verişine başladı ve zengin oldu. O derece ki, 700 develik kervan çıkardığı oldu. Hz. Ebu Bekir elbise, Hz. Osman hurma ticareti yaptı.

h.YAHUDİLERLE ANDLAŞMALAR:

Medine'de, Kaynuka, Nadir ve Kurayzaoğulları Yahudileri yaşardı. Bunlar Müslümanların kuvvetlenmesini istemediler. Hz. Peygamber ilk zamanları onlarla andlaşmalar yaparak medeni haklar tanıdı. Fakat Yahudiler fırsat kollayarak andlaşmayı bozdular.

t) HİCRET’İN BİRİNCİ YILININ ÖNEMLİ OLAYLARI:

Cuma namazı farz kılındı. Mescid-i Nebevi yapıldı. Ezan meşru kılındı.

Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik kuruldu, andlaşma yapıldı. Yahudilerle andlaşma imzalandı. Hz. Aişe'nin düğünü yapıldı.

 

 

SİYER-İ NEBİ | İLK SERİYELER VE BEDİR SAVAŞI

a)İLK SERİYELER:


Mekke müşrikleri, Müslümanların Medine'de kuvvetlenmelerini hiç çekemiyorlardı. Müslümanları orada da takipten geri durmadılar. Arasıra Medine'ye baskın yapacakları duyuruluyordu. Müşrikler İslam düşmanlığından bir türlü vazgeçmiş değildiler. Müslümanlar buna karşı Kureyş'in ticaret yolunu keserek onları iktisaden düşürmeyi düşündüler. Bu maksatla etrafa seriyeler (müfrezeler) gönderildi. Bunlar asla kan dökmediler, silahlı bir çatışma olmadı. Bunlardan maksat, Kureyş'e gözdağı vermek, bizim de elimiz silah tutmasını bilir, demekti.


b)ABDULLAH İBN’İ CAHŞ SERİYYESİ:


Hicretin II. Yılında Abdullah 10 neferle Mekke ile Taif arasındaki Nahle'ye gitti. Burası Mekke'ye 24 saattir. Abdullah Kureyş'in harekatını gözetleyecektir. Suriye'den dönen bir kervana rastladılar. Kervanın bası olan tbn-i Nadrami'yi öldürdüler ve iki esir aldılar. Bu, Recep ayına rastlamıştı. Hz. Peygamber, Abdullah'a “Sana böyle bir şey yap demedim” diye çıkıştı ise de, olan olmuştu. Bundan sonra savaşa da müsaade edildi. Müslümanlar artık kendilerini koruyabileceklerdi.


c)SAVAŞA MÜSAADE:


Hz. Peygamber, dini irşad yoluyla yaymağa çalışmış zorlama yoluna gitmemiştir. Müslümanlar, müşriklere mukabele etmek için defalarca müsaade istemişlerse de

- “Biz bununla emrolunmadtk” diyerek müsaade etmemiştir. Peygamberliğinin 15 yılı böyle geçti. Güzel sözle, nasihatla dine davet etti. Nihayet tecavüzleri önlemek için müsaade edildi. Nefsi müdafaa da meşru bir haktır.

70 kadar ayetle savaş yasaklanıp sonradan savaşa izin verilmiştir. (Hac Sûresi, 39-40, Enfal Sûresi ve diğer ayetler)


d)BEDİR SAVAŞI:

(Hicret'in 2'nci yılı, Ramazan ayı)


Bedir, Medine'ye 80 mil mesafedeki bir köydür. Suriye'ye giden kervan yolunun üzerindedir. Müşriklerle Müslümanlar arasında ilk harb işte burada oldu.

Kureyş, Medine yakınlarına kadar sarkarak yağmacılığa başlamıştı; Abdullah ibn-i Übeyy'e haber göndererek Muhammed'i öldürtmesini istemişti. Demek Ku- reyş, tslam düşmanlığında ileri gitmeğe başlamıştı. Bu defa Ebu Süfyan Suriye'ye büyük bir ticaret kervanı ile gitmişti. Bu servetle harbe hazırlık yapılacaktı. Ebu Süf- yan'ın kervanında bütün Mekkelilerin malları vardı. Ebu Süfyan, Müslümanların kervanı takibettikleri haberini aldı. Damdan adında birini ücretle tutarak feryatçı olarak Mekke'ye yolladı. Bu adam, korkunç bir kılıkla Mekke'de bağırmağa başladı:

- Ey Kureyş, yetişin! Müslümanlar kervanı yağma ediyorlar! İmdat! İmdat!

Kureyş harekete geçti. Ebu Cehil işi kızıştırdı. Ebu Leheb hasta olduğundan yerine bedel gönderdi. Mekke ordusu 100 atlı, 700 develi, kalanı yaya olmak üzere 1.000 kişiydi Bedir köyüne gelip su başını tuttular.

Müslümanlar 8 Ramazanda Medine'den çıktılar. Hepsi 300 neferdi. 83 Muhacirlerden, 61 Evs'ten, kalanı Hazrec'tendi. Yanlarında 3 at ile 70 deve vardı. Ku- reyş'in hazırlığından haberleri yoktu. Safra yakınına geldiklerinde Mekke'den büyük bir ordunun çıktığını duydular. Hz. Peygamber, ashabiyle iştişare yaptı ve geri dönmek müşriklere ve Yahudilere cesaret vereceğinden düşmanla karşılaşmağa karar verdiler. Düşman daha önce gelip su başını tuttuğundan kumluk sahaya indiler. Su yoktu. O gece Allah tarafından bol yağmur yağdı. Müslümanlar da su tedarik etmiş oldular ve ashab- dan Habbab'ın ricası üzerine daha emin bir yere yerleştiler.

Ertesi sabah iki ordu birbiriyle karşılaştı. Ebu Cehil boyuna harbe teşvik ediyordu. Müslümanları diri diri yakacağız, diyordu. O, sayıca çokluğuna güveniyordu. Manevi kuvveti hesaba katmıyordu.

Harb mübareze ile başladı. Hz. Hamza, Hz. Ali yek hamlede hasımlarını yere serdiler. Sonra umumi bir hamle başladı. Müslümanlar arslanlar gibi ileri atıldılar. Kureyş’in elebaşıları birer birer yere düşüyordu. Ebu Cehil de bunların arasındaydı. Kureyş’ten 70 ölü vardı. Müslümanlar 14 şehit verdiler. Kureyş bozulup 70 kişi esir bırakarak kaçtı. Öyle bir bozguna uğramıştı ki, ölülerini bile toplamadan kaçtı. Peygamberimiz burada da insani vazifesini yaptı; onları toplayıp bir kuyuya defnettirdi.


e)MEKKELİLERİN BİTMEYEN ÜZÜNTÜSÜ:


Kureyş, ummadıkları bir bozguna uğramıştı. Çünkü bu işte haksızdılar. Onlar kervanı kurtarmak için harekete geçmişlerdi. Kervan kurtulmuştu. Ebu Süfyan kendilerine haber göndermiş; ben sapa yollardan kervanı kurtardım, geri dönün demişti. Buna rağmen Ebu Cehil böyle bir çatışmadan vazgeçmemişti; Müslümanlar ise, hak davası yolunda idiler. Zafer daima hak uğrunda savaşanlarındır.


f)ESİR HAKKINDAKİ MUAMELESİ:


Müslümanlar Medine’ye zaferle döndüler. Alınan esirleri, kurtuluş akçesi karşılığı serbest bıraktılar. Bu parayı bulamayanlar, Müslümanlardan 10 kişiye okuyup yazma öğretmek şartıyle serbest bırakıldı. Büyük Peygamber, esirlere iyi muamele yapılmasını ashabına ten- bih etti. Esirler arasında Ebu İzze adında bir şair vardı.


Beş kızım var, benden başka kimseleri yok. Beni onlara bağışla, ya Muhammed, dedi. Hz. Peygamber de onu fidye almaksızın bıraktı.

Mekkeliler, önce bu kara habere inanmadılar. Bir avuç Müslümanın koca bir orduyu yeneceğini havsalan almadı. Fakat gerçek bu idi. Ebu Leheb teessüründen öldü. Kadınlar siyahlara bürünerek yas tutmağa başladılar. Ebu Süfyan’ın karısı Hind, matem tutarsam Medine kadınları sevinir, diye ağlamıyordu, fakat koku sürünmedi. Ebu Süfyan da aynı şekilde hareket etti. Öç almak sevdasına düştü ve Uhud harbini hazırladı.


g)KAYNUKA YAHUDİLERİNİN MEDİNE’DEN ÇIKARILMASI:


Bedir zaferi Medine’deki Yahudileri de kuşkulandırdı. Müslümanların gücü onların gözüne battı; Müslümanların aleyhine fırsat kollamaya başladılar. Yahudi- ler, daha önce Müslümanlarla andlaşma yapmışlardı. Fakat şimdi sözlerinden dönüyorlardı. İlk dönen de Kaynuka Yahudileri oldu. Bunlar savaşçı idiler, kendilerine güveniyorlardı. Müslümanlara:


Muharebenin ne olduğunu bilmeyen Mekkelilerle karşılaşmaya aldanmayın, eğer bizimle harb ederseniz, harbin tadını alırsınız, diyorlardı.

Onun için Müslümanlar, Yahudilerin üzerine yürüdüler. Onlar kalelerine çekildi. Nihayet teslim oldular ve bunlar Medine’den çıkarılıp Şam tarafına sürgün edildiler. Böylece Medine’den bir bela defedilmiş oldu.


h)SEVİK GAZASI:


Bu arada Ebu Süfyan 200 kişilik bir, süvari ile Medine civarına gelmiş ise de, taraftar bulamadığından, Müslüman kuvvetleriyle karşılaşmaktan kaçınmış kaçarken de ağırlık olmasın diye un çuvallarını yere atmıştır. Onun için buna “Sevik” (Kavut, kavrulmuş un) gazası denir.

i) HİCRET’İN İKİNCİ YIL OLAYLARI:


Kıblenin değişimi: Müslümanlar, Medine'de nama- zarını Kudüs'teki Beyt-i Mukaddes'e doğru kılarlardı. Yahudiler bunu dile doladılar. Hz. Peygamber Kâbe'nin kıble olmasını içten dilerdi. Hicretin ikinci yılı kıble Mescid-i Aksa'dan, Mescid-i Haram'a çevrildi. Bu husus Bakara Sûresi'nin 144'üncü ayetinde bildirilmiştir.

Ayrıca bu yılda:

Savaşa izin verildi,

Oruç farz kılındı,

Zekat farz kılındı, Sadaka-i Fıtır emrolundu,

Bayram namazları vacip kılındı.

Hazret-i Fatıma ile Hz. Ali evlendi. Hz. Ali 21, Fatıma 18 yaşlarında idi. O zamana kadar Hz. Peygamberin yanında bulunan Hz. Ali, evlenince eşiyle başka bir eve taşındı.

SİYER-İ NEBİ | UHUD SAVAŞI

a)KUREYŞ’İN ÖFKESİ:


Kureyşliler, Bedir harbinde yedikleri ağır darbenin öcünü almak sevdasından bir an bile vazgeçmediler. Ebu Süfyan, Kureyş’in bası olmuştu. Çöl'deki kabilelerden 2.000 asker topladılar. Buna Mekkeliler de katıldı, böylece 3.000 kişilik bir ordu kuruldu. Orduda 700 zırhlı süvari, 200 at, 3.000 deve vardı. Başta Hind olmak üzere kadınlar da orduya katıldılar. Ordu giderken Ebva köyüne vardı. Bazıları burada medfun olan Hz. Peygamber’in annesi Amine’nin mezarını eşmek adiliğini düşündüler, fakat kötü bir adet olur diye bazıları buna mani oldu.


b)ABBAS’IN MEKTUBU:


Hz. Peygamber’in amcası Abbas henüz Müslüman olmamıştı. Fakat kardeşinin oğlunu seviyordu. Kureyş’in Medine’ye yürüdüğü haberini, Medine’ye ulaştırdı. Hz. Peygamber mektubu alınca istişare yaptı düşman Medine kenarına gerçekten yaklaşmıştı. Bazı As- hab-ı Kiram, şehri içerden müdafaa edelim, diyordu. Gençler ise düşmanla dışarıda karşılaşmak istiyorlardı. Neticede bu görüş kabul edildi.

Cuma namazından sonra Medine’den çıktılar. Ku- reyş Uhud dağında karargahını kurmuştu. Müslüman- lar da oraya hareket ettiler. Müslümanlar 1000 kişiydi. Münafıkların reisi Abdullah 300 kadar adamiyle geri dönünce Müslümanlar 700 nefer kaldılar.

Müslümanlar Uhud’a vardıklarında müşrikleri orada yerleşmiş buldular. Bunun üzerine arkalarını Uhud dağına vererek Medine’ye karşı saf aldılar. Düşmanın cephe gerisinden saldırısını önlemek için Hz. Peygamber, sol taraftaki dağın boğazını beklemek üzere 50 nefer bıraktı ve bunlara: “Düşman ister galip, ister mağlup olsun, benden emir almadıkça buradan asla ayrılmayacaksınız, düşman süvarisi gelirse atlarına ok atın, çünkü at oku yedi mi ilerlemez!” diye sıkı sıkı tenbih etti.

Düşmanın sağ kanadında Halid, sol kanadına Ebu Cehil’in oğlu İkrime, süvarilerin başında SafVan bulunuyordu. Kadınlar def çalarak askerleri kızıştırıyorlardı. Harb mübareze ile başladı. Hz. Ali ve Hz. Hamza ha- sımlarını yere serdiler. Ebu Dücane de emsalsiz kahramanlıklar gösterdi. Kureyşliler, Bedir’in öcünü almak için var kuvvetleriyle saldırıyorlardı.


c)HZ. HAMZA'NIN ŞEHİT EDİLMESİ:


Ebu Süfyan’ın karısı Hind, Bedir’de babası öldüğünden onun intikamını almak için Vahşi namında bir zenciye külliyetli para va’dederek Hz. Hamza’yı öldürmesini tembih etmişti. Vahşi, Hz. Hamza’nın erkekçe karşısına çıkmağa korktuğundan, bir pusuya yattı. Habeş usulü ok atarak onu karnından yaralayıp şehit etti.

Çok şiddetlenen harb Müslümanların lehine dönmüştü. Düşman safları bozulmuş kadınlar dağa doğru kaçmağa başlamışlardı. Hz. Peygamber ordusunu öyle tertib etmişti ki, düşman süvarisine karşı duracak süvarisi yokken, süvari hücum edebilecek yalnız bir yer kalmıştı, orayı da okçularla kapatmıştı ve onlara buradan asla ayrılmamalarını tenbih etmişti. Bu sayede de ilk anda zafer kazanmıştı.


d)FAKAT DÜNYALIK PEŞİNE DÜŞÜNCE:


Fakat burada bazıları gaflete düştüler. Düşmanı taki- bedecek yerde ganimet toplamağa koyuldular. Okçular da, düşman nasıl olsa bozuldu diyerek yerlerini bıraktılar. Bunu fırsat bilen Halid, süvarisiyle hücum etti. Müslümanların içine daldı. Bunu gören müşrikler tekrar hücuma geçtiler. İki hücum arasında kalan Müslü- manlar neye uğradıklarını bilemediler bir kargaşalık başladı. Bir ara Hz. Peygamber’in şehit edildiği duyuldu. Müslümanlar da çok şaşırdılar, ümitsizliğe düştüler. Bir grup Müslüman Hz. Peygamber’in etrafına halka olmuştu. O’nu koruyorlardı. Yapılan saldırılar sırasında Hz. Peygamber’in zırhı yanağına batmış, mübarek dişi kırılmıştı. O büyük Peygamber düşmanın attığı ok yağmuru altında bile metanetini kaybetmiyor:

- Ya Rab, kavmimi affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, diye dua ediyordu.

Müslümanlar çok zor duruma düşmüşlerdi. Ümmü Umare denen Nesibe Hatun, Müslümanlara su dağıtıyordu. Bu zor durumda kalınca su kabını elinden bıraktı ve bir kılıç alarak Hz. Peygamberi korumağa başladı. Hücum edenlerden birini atından düşürdü, yere yuvarladı.

Hz. Peygamber yanındakilerle bir tepeye çıktı. Ebu Süfyan, “Muhammed aranızda mı?” diye seslendi. “Ebu Bekir ve Ömer orada mı?” diye sordu. Bir cevap alamayınca, “Demek bunların hepsi ölmüş” diye söylendi. Bunun üzerine Ömer:


Bunların hepsi sağdır ve buradadır, diye haykırdı.

Ebu Süfyan:


Muharebe nöbetledir, bugün Bedir'in karşılığıdır, dedi.


e)ÖLÜLERE SALDIRI:


Kureyş kadınları, bu harbde insanlığa asla sığmayan vahşice hareketlerde bulunmuşlar, şehit düşen Müslümanların burunlarını, kulaklarını keserek gerdanlık gibi boyunlarına asmışlardır. Hatta Ebu Süfyan'ın karısı Hind, Hz. Hamza'nın göğsünü deşerek onun ciğerini dişlemiştir. Tarihte ona “İnsan ciğeri yiyen kadın” denir.

Uhud Harbine Müslümanlar kadınları da katılmıştı. Fakat bunlar askere su dağıtmak, yaralı sarmak gibi insani vazifeler görmüşlerdir.

Uhud Harbinde Müslümanlar 70 şehit verdiler. Büyük bir üzüntü içinde Medine'ye döndüler. Fakat buna kendileri sebebiyet vermişler, Hz. Peygamber'in emirlerini dinlememişlerdi. Medine’deki Yahudiler ve münafıklar bu mağlubiyete sevinmişlerdi. Bu, Hz. Peygam- ber’e ağır geldi. Yaralı ve yorgun olduğu halde düşmanı takibetmeğe karar verdi. Müslümanların zayıf düşmediğini hem Yahudilere, hem müşriklere göstermek bakımından bu karar mühimdir. 16 Şevval, harbin ertesi Pazar günü münadi haykırarak Müslümanları takibe çağırdı.


f)HEZİMETTEN ZAFERE:


Mekkeliler, Uhud’dan çekilmişler. Revha’ya gelmişlerdi. Hz. Peygamber arkalarından bir gözcü göndermiş, “Git bak, eğer develere biniyorlarsa Mekke'ye gidiyorlar, yok atlara biniyorlarsa Medine'ye saldıracaklar demektir” dedi. Haberci develere bindiklerini söyledi. Fakat Mekkeliler’de bir tereddüt vardı: kimisi geri dönmek istiyordu. Hz. Peygamber bunu haber aldığından sancağı Hz. Ali’ye vererek düşmanı takibe yolladı ve Hamrau’l-Esed’e kadar geldi. Orada üç gece söndürmeksizin ateş yakarak tereddüt içinde olan düşmana karşı kuvvetli ve kalabalık olduklarını gösterdi. Ebu Süfyan, tekrar bir çatışmaya girmekten kaçındı. Müslümanlar Uhud’da mağlup olmuşken, böylece galip duruma geçtiler.


h)HİCRETİN ÜÇÜNCÜ YILI OLAYLARI:


Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan dünyaya geldi.

Hz. Peygamber, Ömer’in kızı Hafsa ile evlendi.

Hz. Osman’ın birinci zevcesi Rukkiye vefat ettiğinden, yine Peygamberimiz’in kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Böylece Peygamber Hulefa-i Raşidin’den ikisine kız verdi, ikisinin de kızı ile evlenerek sıhriyet bağları kurdu.

Hz. Peygamber’in zevcelerinin adları şöyledir: Hatice, Sevde, Aişe, Hafsa, Huzeyme kızı Zeynep, Ümmü Seleme, Cahş kızı Zeynep, Ümmü Habibe (Ebu Süf- yan’ın kızı), Cüveyriye, Safiyye (Yahudi asıllı), Meymu- ne.


SİYER-İ NEBİ | UHUD’DAN HENDEK SAVAŞINA KADAR

 

a)RACİ’ OLAYI:


Hicret’in 4’üncü yılında Lihan kabilesi komşularından birkaç kişi gelerek, kendilerine din öğretecek mürşidler gönderilmesini istediler. Hz. Peygamber, altı kişi gönderdi. Bunlar Raci’ denen yere vardıklarında hıyanete kurban olduklarını anladılar. Yanlarındakiler bunları müşrik olan Lihanlılara teslim ettiler. Onlar da bunlardan dördünü şehit ettiler, ikisini mekkeye götürüp Müşriklere sattılar. Müşrikler de onları Bedir’de ölenlere bedel olarak öldürdüler.

Müslümanlar bu altı zatın alçakça bir hıyanete uğramalarına çok üzüldüler. Hz. Peygamber’in şairi Hasan b. Sabit acıklı mersiyeleriyle bu eleme tercüman oldu.



b)Bİ’R-İ MAUNE FACİASI:


Yine Hicret’in 4’üncü yılında idi. Kilab kabilesinden Ebu Bera, Peygamberimize gelerek kabilesine birkaç din öğreticisi gönderilmesini istedi. Peygamberimiz: “Ben Necid’lilere güvenmem” dedi de, Bera O’na teminat verdi. Peygamberimiz bunun üzerine Ashab-ı Suffa’dan 40 kadar zatı gönderdi. Bunlar Maune kuyusu denen yere vardıklarında, içlerinden birini Tufeyl oğlu Amir’e göndererek, Peygamber’in mektubunu sundular. Amir Mektubu okumadı bile. Etrafındaki kabilelerden adam toplayarak, Ebu Bera’nın sözüne rağmen bu mürşidleri öldürmüşlerdir. İçlerinden yalnız biri sağ olarak kurtulmuş ve Medine’ye gelmiştir. İşte bazı kabileler verdikleri sözden dönerek böyle hıyanet ederlerdi. Çünkü müşrikler ve Yahudiler onları kışkırtırdı.



c)BENİ NADİR GAZASI:


Yahudiler, Uhud’dan sonra Müslümanları küçümsemeğe başladılar. Müslümanlarla yaptıkları andlaşma- lara riayet etmez oldular. Kuba yakınında Nadiroğulları Yahudileri yaşıyordu. Hz. Peygamber bunlara giderek ödenmesi gereken iki kişinin diyetinden düşen payı, andlaşmalar gereğince vermelerini istedi. Aralarında bir dedikodu başladı. Meğer Peygamber’e bir suikast hazırlıyorlarmış Peygamberimiz bundan haberdar oldu ve Medine’ye döndü. Yahudiler her vesile ile Müslümanları rahatsız ediyorlardı. Onun için Hz. Peygamber, Muhammed b. Mesleme’yi göndererek 10 gün zarfında memleketi terkedip başka yere gitmelerini emretti. Onlar buna razı oldular. Çünkü suçluydular. Fakat münafıkların reisi olan lbn-i Übey onlara haber salarak kendilerine yardım edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Yahudiler çıkmamağa karar verdiler. Müslümanlar onların kalelerini muhasara ettiler. Nihayet teslim oldular. Silahlarından mada mallarını develerine yükleyip gitmelerine müsaade olundu. Nadiroğullarından kalan araziyi Hz. Peygamber Muhacirlere tevzi etmiştir. Ensar’dan fakir olan iki kişiye de vermiştir. Diğerleri muhtaç olmadıklarından almamışlardır.

Bu yılda Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin doğdu.

Hz. Peygamber, Zeyd b. Sabit’e İbrani dilini öğrenmesini emretmiştir. Çünkü Yahudilere güveni kalmadığından onları tercüman olarak kullanmaktan vazgeçmişti.



d)BENİ MUSTALIK GAZASI:


Medine’ye dokuz konak mesafede yaşayan Musta- lıkoğulları, Medine’ye saldırmak niyetinde idi. Hz. Peygamber bu hareketi yerinde bastırmak için oraya gitti. Bunların bir kısmı dağıldı, bir kısmı savaşa girdi. 600 esir alındı, 2.000 deve, 5.000 koyun ele geçti.



e)İFK HADİSESİ:


Bu harbden dönüşte Hz. Aişe Validemiz, çirkin bir iftiraya maruz kalmıştır. Emaneten takındığı bir gerdanlığı yolda düşürdüğünden onu ararken kervandan geri kalmış, ona rastlayan, onu devesine alarak kervana yetiştirmiştir. Fırsat arayan Münafıklar bunu dillerine dolamışlar, Hz. Peygamber’e Hz. Aişe’ye ve Müslümanla- ra incitici sözler uydurmuşlardır. Nihayet Hz. Aişe’nin bu iftiradan temiz olduğuna dair ayetler inmiş, Müslümanlar da sevinmiştir. Kur’an-ı Kerim bunu, açık bir bühtan olarak niteler.

SİYER-İ NEBİ | HENDEK SAVAŞI (Hicrî 5. yıl)

a.  MÜŞRİKLER VE YAHUDİLER BİRLEŞİYOR:

Müslümanlar geniş bir nefes alma devrine girmişlerdi. Mekkeliler yılmış, kabileler sinmiş, Yahudiler temizlenmişti. Tam sükun içinde tatlı bir hayat geçirecekleri zaman gelmişti.

Araplar kan davası gütmekten vazgeçmezler. Yahudi- lerin de Müslümanlara hıncı vardı. Bu ikisi aralarında anlaşarak çöldeki kabilelerin bazılarını kandırdılar. Mesela, Hayber’in yarı gelirini Gatafan Araplarına vadetti- ler. Kureyş 4.000 asker, 300 süvari, 1.000 deve verdi. Fezareoğulları birçok piyade ve 1.000 develi gönderdi. Diğer kabileler de ellerinden geleni yaptılar. Böylece 10.000 kişilik bir ordu toplandı ve Ebu Süfyan’ın kumandasında Medine’ye yürüdü.

Müslümanlar, bunu haber aldılar. Hz. Peygamber, adeti üzere ashabı toplayıp durumu istişare etti. Medine’yi içeriden müdafaa etmeğe karar verildi. Fakat bu kafi değildi. Selman Farisi’nin teklifi üzere şehrin etrafına hendek kazılarak düşmanın geçmesine engel olunması uygun görüldü. Başta Peygamberimiz olmak üzere ashab, canla başla çalışarak altı günde hendek kazıldı.

Hendek kazılırken büyük bir kaya çıktı. Kayayı kimse parçalayamadı. Hz. Peygamber, taşa bir vurdu, büyük bir parça koptu, “Allah-u Ekber, Şam’ın köşklerini görüyorum” dedi. Bir kere daha vurdu. “İran’ın beyaz saraylarını görüyorum” dedi. Bir defa daha vurdu, “Sana’nın kapılarını görüyorum” dedi. Bunlar geleceği aydınlatan müjdelerdi ve böylece gerçekleşti.

Kureyş ordusu, Medine önüne geldiğinde hendekle karşılaşınca şaşırdı. Bu, onların tanımadığı bir müdafaa tarzı idi. Karargah kuruldu, beklemeye başladılar. Müs- lümanlar 3.000 mücahitle müdafaaya koyuldular. Muhasara uzayıp gidiyordu. Araplar böyle şeylere alışmış değildi. Onlar baskın yapıp ne bulurlarsa yağma yaparak götürmeğe alışkındırlar. Düşman arasında sızılda- malar başladı. Bu sırada Nadir Yahudilerinin reisi ve bu harbin baş kundakçısı olan Heyey, Kurayza Yahudi- lerini kandırarak onları kendi taraflarına çekti: Deniz gibi bir ordumuz var, Müslümanların işini bitireceğiz bu defa dedi. Durum gerçekten kötü oluyordu. Medine’yi her taraftan vuracaklardı.

Kur’an-ı Kerim bu olayı mealen şöyle anlatır:

“Hani düşmanlar, üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan gelerek hücum etmişlerdi. O hengâmede gözler dönüp kalmış, yürekler gırtlağa (can boğaza) dayanmıştı. Çeşitli zanlara kapılmışlar. İşte o zaman müminler denenmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğramıştı.” (Ahzab Sû re si, Ayet: 10-11)

b. MUHASARA UZAYINCA:

Muhasara 20 gündür devam ediyor, düşman bir netice alamıyordu. Kurayza Yahudilerinin düşman tarafına geçmesi de bir netice vermedi. Hava soğuktu, yiyecekleri kalmamıştı. Ne olursa olsun hendeği geçmek için hücuma geçtiler. Birkaç kişi atlarıyla hendeği atladılar. Abdivedoğlu adındaki pehlivanın karşısına Hz. Ali çıktı ve bir şahin gibi dalarak, elindeki kalkanını parçalamasına rağmen, onu yere serdi. Diğerleri geri çekilmek zorunda kaldılar. Ebu Cehil’in oğlu İkrime kaçarken mızrağını bile düşürdü... Ertesi gün aynı şiddetli hücum yapılmış ise de, netice alınamadı.

c.DÜŞMANLARI YERE SEREN KUVVET:

Harbde her çareye başvurulur. Düşman çenberini kırmak için Kurayza ile müttefiklerini birbirinden ayırmak kafi idi. İki taraf birbirinden kuşkulanmağa başlamıştı. Nuaym Sekafi adındaki itibarlı bir zat, henüz Müslüman değilken, iyilik yapmak maksadıyla Kurayza ile müşrikler arasında şüphe düşürerek onların arasını açtı, birbirlerine güvenleri kalmadı. Ebu Süfyan’ın kafasında bir korku fırtınası kopmuştu. İşte o gece dışarda kopan müthiş bir fırtına düşmanı perişan etmeğe kafi geldi. Korkunç bir kasırga ağaçları koparıyor, tozu toprağı düşmanın yüzüne gözüne çarpıyor, çadırları söküp atıyordu. Gök gürültüsü bu hale korkunç bir dehşet veriyor bardaktan dökülürcesine yağan yağmur selleri her şeyi silip süpürüyordu. Düşmanın içine öyle bir korku sinmişti ki, her şey onlara saldırıyor sanıyorlardı. Allah tarafindan verilen bu afet düşmanı bozguna uğrattı. Allah’ın nice orduları vardır. Kur’an-ı Kerim bunu mealen şöyle açıklar:

“Ey İman edenler! Allah’ın o nimetini anınız ki, hani size karşı askerler geldiği zaman biz onların üzerine rüzgar ve sizin görmediğiniz askerler göndermiştik” (Ahzab Sûresi, Ayet-9)

Bu durum karşısında düşman daha fazla dayanamadı, o gece çekilip gitti hem o kadar telaşlı gitti ki, başkumandan Ebu Süfyan devesinin dizinin bağını çözmeğe bile vakit bulamamıştı!

Sabahleyin fırtına dinmiş, düşman kaçmıştı. Müslü- manlar kendilerini bu felaketten kurtaran Allah’a sonsuz hamd-ü senalar ettiler. Hz. Peygamber müminlere şu müjdeyi verdi:

- Artık nöbet bizdedir, bundan sonra Kureyş bize saldıramaz.

d.KURAYZAOĞULLARININ HIYANETİNE VERİLEN CEZA:

Kurayza Yahudileri, en nazik zamanda ahitlerini bozarak düşmanla işbirliği yapmışlardı. Allah’ın yardımı orada yetişmese, müşriklerle birleşip Medine’yi kılıçtan geçireceklerdi. Şimdi onların hesabını görme sırası gelmişti. Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye sancağı verip Kureyza Yahudileri üzerine yürüdü. Yahudiler kalelerine çekildiler. 25 gün muhasara altında kaldılar. Nihayet teslim oldular. Hakem olarak Sa’d İbn-i Muaz’ı gösterdiler. O da: “Harbe katılanların idam edilmesi, kadınların, çocukların esir alınması, malların ganimet sayılması” hükmünü verdi. Yahudiler, Tevrat’a da uygun bulduklarından bunu kabul ettiler.




SİYER-İ NEBİ | HUDEYBİYE BARIŞI

 

a.  MÜSLÜMANLARIN KÂBE’Yİ ZİYARET ARZUSU:

Müslümanlar Mekke’den ayrılalı 6 yıl olmuştu. Anababa yurtlarını özlemişlerdi. Neleri varsa orada kalmıştı. Kutsal olan Kâbe-i Muazzama Mekke’de idi. O’nu ziyaret etmek büyük bir arzu halinde içlerinde yaşamaktaydı. Fakat şimdiye kadar buna imkan bulamamışlardı. Hz. Peygamber, Hicret’in altıncı yılı ashabına Kâbe’yi ziyaret edeceklerini bildirdi. Müslümanlar buna çok sevindiler. 1.400 kadar Müslüman bu ziyarete hazırlandı. İhramlarına büründüler, kurbanlık develerini aldılar. Silah almak yasak edildi. Çünkü harbe değil, Hacca gidiyorlardı. Hz. Peygamber Kasva adındaki devesiyle önde gidiyordu.

b. HUDEYBİYE BARIŞI MÜZAKERELERİ:

Kureyşliler, bunu duyunca telaşa düştüler. Müslü- mantarı Mekke’ye sokmama kararı aldılar. Mekke kenarında tertibat kurdular. Hz. Peygamber bunu öğrenince:

·       Bu Kureyş’e ne oluyor ki, harbden bıkıp usanmadı mı? dedi.

Müslümanlar Hudeybiye’ye gelip durdular. Arada elçiler gelip giderek Kâbe’yi ziyarete müsaade sağlamağa çalışıldıysa da, müşrikler buna bir türlü yanaşmadılar. Nihayet Hz. Osman elçi olarak gönderildi. Hz. Osman, Müslümanların ziyaret için geldiklerini anlattı. Kureyş O’na da:

·       Eğer istersen kendin ziyaret et, dediler.

O da:

·     Peygamber tavaf etmedikçe, ben yapamam. Biz hepimiz O’nu tavaf etmeğe geldik. Kurbanlarımız da yanımızda, dedi.

Fakat Kureyş bunu kabul etmedi. Bu görüşme biraz uzadı. Hz. Osman dönmeyince, onun hapis veya katledildiği şayiası yayıldı. Haram aylarda (Muharrem, Recep, Zilkade, Zilhicce) Harem-i Şerifte bir elçiye böyle bir muamele, çok çirkin bir şey olurdu. Onun için Müslümanlar, İslam davası uğrunda canlarını feda etmekten çekinmeyeceklerine dair Hz. Peygamber’e biat ettiler, and içtiler. Bu biat bir ağacın altında yapıldı. Buna “Rıdvan Biati” denir.

Kureyş, Müslümanların ziyaret için geldiğini anladı, fakat inadında devam etti. İş bu duruma geldikten sonra müsaade vermeyi kibrine yediremedi. Bunu gelecek seneye bırakmak istedi.

c.    ANDLAŞMANIN YAZILMASI:

Kureyş bu görüşünde direnince, Müslümanlar fedakarlık göstererek kan dökülmesin diye ertesi sene ziyarete razı oldular. Sıra andlaşmanm yazılmasına geldi. Hz. Ali yazmağa başladı. Müşrikler, başa “Bismillahirrah- manirrahim” yazılmasına razı olmadılar. Sadece “Allah adıyla” yazılmasını kabul ettiler.

Kararlaştırılan şartlar şunlardır:

1.   Müslümanlar bu yıl ziyaretten vazgeçerek, Medine’ye dönecekler.

2.   Gelecek yıl Mekke’ye gelecekler, fakat üç günden fazla kalmayacaklar.

3.   Müslümanlar silahsız gelecekler.

4. Müslümanlar Mekke’deki Müslümanlardan hiçbirini götüremiyecekler. Medinelilerden kalmak isteyen olursa kalacak.

5.  Mekkeli Müslümanlardan veya müşriklerden biri Medine’ye gidecek olursa geri çevrilecek, Müslümanlardan biri Kureyş’e gelirse o teslim edilmeyecek.

d.   ALEYHTE SANILAN HÜKÜMLERİN LEHTE OLDUĞU:

Bu şartlar çok ağırdı. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.) bunu kabul etmiş ve buna “Feth-i Mübin” demişti. Hakikaten olayların gelişmesi, Hz. Peygamber’in uzağı gördüğünü gösterdi. Bu andlaşma sonra Müslümanların lehine işledi. Dönüşte yolda “Fetih Sûresi” nazil olarak müslümanlara büyük fetih ve zaferi müjdeledi.

e.    İSLAM’A DAVET İÇİN ELÇİLER GÖNDERMEK:

Hudeybiye andlaşmasıyla Müslümanlar varlıklarını etrafa duyurmuş oldular. Bir sükunet devri başladı. Hz. Peygamber bu sırada Bizans’a, İran’a, Mısır’a, Habeşistan’a ve uzaktaki Arap kabileleri reislerine mektuplar göndererek onları İslam’a davet etti. Tevhid dinini her tarafa duyurmuş oldu. Gümüşten bir mühür kazdırdı, üzerine “Muhammedü’n-Resulullah” yazılıydı.

SİYER-İ NEBİ | KABE’Yİ ZİYARET (Hicrî 7. yıl)

 

a.      KÂBE’Yİ ZİYARET:

Bir yıl önce yapılan anlaşma gereğince Müslümanlar bu yıl Mekke’ye gidecekler, Kâbe’i Muazzamayı ziyaret edeceklerdi. Zilkade ayı girince, Hz. Peygamber Müslü- manlara Kâbe’yi ziyaret için hazırlanmalarını söyledi. Bütün Müslümanlar buna sevindiler. Muhacirler, doğup büyüdükleri yurtlarına gideceklerdi. Anlaşma gereğince Mekke’ye silahlı girmeyecekler, yalnız yol için lazım olan kılıçları kınlarında sokulu bulunacaktı. 2.000 Müslüman böylece yola çıktı.

Kureyşliler, Müslümanların geldiklerini duyunca şehri tahliye ettiler, etraftaki tepelere çadır kurdular. Uzaktan müslümanları seyrediyorlardı. Levha hazindi: 7 yıl önce Kureyş ulularının öldürmeğe and içtikleri o zat, tek başına ölüm çemberini yararak aralarından çıkmış, uzak bir diyara gitmişti. Başladığı kutsal davasında büyük Allah’ın desteğine nail olarak devam etmiş, O’nun hak davetine uyan koca bir tevhid kitlesinin önüne düşmüş, işte şehre giriyordu!..

b.  MÜSLÜMANLARIN YÜKSEK AHLÂKI:

Mekkeliler, Müslümanlara Medine havası yaramadığından zayıf düştüklerini söylemişler; bunu yalanlamak için Hz. Peygamber başı dimdik durarak koşa koşa yürüdü, Müslümanlar da aynı hareketi tekrarladılar. Müşriklere parmak ısırttılar. Ziyaret ve tavaf işi tamamlanınca kurbanlarını kestiler.

c. HALİD B. VELİD VE AMR’IN MÜSLÜMAN OLMALARI:

Müslümanların Mekke ziyareti, Kureyş, üzerinde çok iyi tesir bıraktı. Müslümanların temizliğini, ahlâklarının, güzelliğini, İslam Dini’nin yüceliğini gözleriyle gördüler. Velid oğlu Halid Müslüman olmağa karar verdi ve bu kararını Kureyş’ten gizlemeğe hiç lüzum görmeyerek Kureyşlilere:

- Aklı başında olan herkes anladı ki, Muhammed sahir veya şair değil, O hak Peygamber’dir. O’na vahyo- lunan Allah kelamıdır, dedi.

Ebu Cehl’in oğlu İkrime, Halid’in bu sözlerine şöyle mukabele etti:

- Sen de mi atalarının dininden dönüyorsun? Sabii oluyorsun?

- Ben Sabii olmuyorum, Müslüman oluyorum.

- Kureyş içinde bu sözü söylememesi gereken biri varsa o da sensin!

- Neden?

- Neden olacak, Müslümanlar babanın şerefini yıktılar, amcanı, amcanın oğlunu öldürdüler. Ben, senden böyle şeyler beklemezdim.

·       Bunlar cahiliyet eseri şeylerdir. Ben gerçeği anladıktan sonra Müslüman oluyorum.

Halid’in bu kararını Ebu Süfyan duyunca hemen Halid’i buldu ve bu haberin doğru olup olmadığını sordu. Halid; bunu doğrulayınca Ebu Süfyan kızdı ve:

·  Eğer bunun doğruluğuna inansaydım, Muham- med’den önce seni haklardım dedi.

Halid buna şu cevabı verdi:

·       Doğru söylüyorum ve sana rağmen Müslüman oluyorum.

Halid, bir pervane gibi İslam’a koştu ve Medine’nin yolunu tuttu. Yolda As oğlu Amr’a rastladı, ona Müslümanlığı kabule gittiğini söyledi. O da aynı düşüncede olduğunu, İslamiyet’i kabul etmeğe karar vermiş olduğunu söyledi. İkisi beraber Medine’ye gittiler ve Hz. Peygamber’in huzuruna girerek Müslümanlığı kabul ettiler.

Halid, Kureyş’in süvari kumandanı idi. Uhud Harbinde Kureyş’i galip çıkaran o idi. Bu değerli kumandan bundan böyle İslam’a hizmet edecek Mute Harb’inde askeri maharetini göstererek Müslümanları düşmana yendirmeyecektir. Hz. Peygamber O’na “Seyfullah” - Allah’ ın Kılıcı - ünvanını verdi.




SİYER-İ NEBİ | MUTE SAVAŞI

 

  1. MÜSLÜMANLARIN KUZEYE HAREKETİ:

Mute, Suriye’dedir. Rumlarla yapılan ilk harb burada oldu. Suriye’deki Hıristiyan Araplar, Hz. Peygamber’in gönderdiği adamlara kötü muamele etmişlerdi. İslamiyet’i o tarafa duyurmak lazımdı. Hicret’in 8. yılında Hz. Peygamber 3.000 kişilik bir orduyu, Haris oğlu Zeyd’in kumandasında Suriye’ye gönderdi. Zeyd azadlı bir köle idi. Ashabın ulularının bulunduğu bir ordunun başına onu kumandan geçirmek, İslam’ın getirdiği eşitliğin bir örneğidir. Bu, eşitlik prensibinin uygulanmasıdır. Prensipler mücerret halde kalırsa bir şey kazandırmaz, kuru laftan ibaret kalır. Hz. Peygamber sancağı Zeyd’e teslim ederken şöyle dedi:

- Şayet Zeyd şehit olursa, Cafer Tayyar kumandayı alsın, o da şehit olursa, Abdullah Ibn-i Ravaha yerine geçsin.

Bundan sonra Hz. Peygamber, askerlere şu talimatı verdi:

“Kadınları, çocukları, ihtiyarları ve körleri sakın öldürmeyin, evleri yakıp harab etmeyin; ağaçları kesip tahribatta bulunmayın.”

islam Ordusunun hareketini haber alan Kayser’in Suriye’deki valisi, 100.000 kişilik kuvvetli bir ordu topladı. Bunun basında Kayser’in kardeşi Teodor bulunuyordu.

tslam ordusu, karşısında böyle kuvvetli bir ordu bulunca tereddüt etti. Düşman tam teçhizatlı idi. Fakat geri dönmek olamazdı. Onun için Mute’de savaşa girdiler 100.000 kişinin karşısında 3.000 mücahid ölümü hiçe sayarak döğüşüyordu. Zeyd şehit oldu. Sancağı Cafer Tayyar aldı. İman dolu göğsünü düşmanın oklarına karşı gelerek kahramanca ileri atıldı. Sağ eli kesilince sancağı sol eline aldı. O da kopunca sancağa sarıldı ve onu yere düşürmedi. Bu halde şehit düştü. Hz. Peygamber, onun harbde kesilen kollarına bedel iki kanat verildiğini ve böylece meleklerle uçtuğunu müjdeledi. Bu müş- kil durumda ordunun başına Velid oğlu Halid’i geçirdiler. Bozulmak üzere olan askeri yüksek bir tepeye topladı, onların moralini yükseltti. Öyle kahramanca döğüfl- tü ki, o gün elinde dokuz kılıcın parçalandığını söylerler. Düşman bu bir avuç kahramanın bu derece dayanmasına hayret etti ve gözü yıldı. Düşmanın, Müslümanların sayısı hakkında bir bilgisi yoktu.

  1. HALİD’İN ASKERÎ DEHASI:

Ertesi günü Halid askeri dehasını göstererek şöyle bir tertibat aldı: Arka kuvvetleri öne geçirdi, sağ kanadı, sola, sol kanadı sağa aldı. Düşmanın her fırkası kendi önünde dün gördüğü askerden başka asker görünce Müslümanlara taze imdat geldi sandılar. Çünkü çarpışma onların zaten gözünü yıldırmıştı. Müslümanların sayısı hakkında bir bilginleri olmadığından, biraz geri çekilip durumu gözden geçirmeği düşündüler. Tam bu sırada Halid’in hücum emri vermesi düşmanı büsbütün korkuttu. Düşman geri çekilmeye başladı. Halid bunu fırsat bilerek hemen askerini geri çekti. Böylece galip mağlub belli olmadan bu savaş sona erdi. Düşman, Müslümanları arkadan takibe cesaret edemedi. Halid’in askeri mahareti sayesinde 3.000 kişilik İslam Ordusu, 100.000 kişilik düşmandan kurtulmuş oldu.

  1. CAFER TAYYAR’IN AİLESİNİ TESELLİ:

Hz. Peygamber, Cafer’in ölümüne çok üzüldü. Bu müsibetli günlerinde Cafer ailesine yemek yapıp göndermelerini, kendi ailesine tenbih etti. Kara günlerin de Müslümanların komşularına bakıp gözetmeleri buradan kaldı. Bu harb’de ilk şehit Zeyd idi. Zeyd’in kızını görünce gözyaşlarını tutamadı. Zeyd’in kızı:

  • O ne ya Resulallah, sen de mi ağlıyorsun? deyince:

  • Bu, dostun dost için gözyaşı dökmesidir, dedi.

SİYER-İ NEBİ | MEKKE’NİN FETHİ (Ramazan ayı, 8 Ocak 630)

 a.  MÜŞRİKLERİN ANDLAŞMAYI BOZMALARI:

Mute’den Halid’in İslam Ordusunu yenilmeden çekmesi, Arap kabileleri arasında bir zafer havası yaratmıştı. Şimalde İslamiyet yayılmağa başlamıştı. Mekkeli- ler, Hudeybiye Andlaşmasmı bozuyorlardı. Bizans ile Harbe girmeden döndükleri için Müslümanları küçüm- süyorlardı. Bu arada Müslümanların müttefiki olan Hu- zaa’ya müşrikler saldırdılar. Huzza reisi Medine’ye gelerek Müslümanlardan yardım istedi ve sözlerini şu mealdeki mısralarla bitirdi.

“Kureyş, sana verdiği sözden döndü, o bağlandığı ahdi bozdu. Bizi rükû ve secde halinde iken, namaz kılarken bile vuruyorlar. Allah aşkına, bize yardım et, imdadımıza yetiş!”

Hz. Peygamber Kureyş’e haber göndererek ölülerin diyetini ödemelerini, yoksa Hudeybiye Andlaşmasmm hükümsüz sayılacağını bildirdi.

b.EBU SÜFYAN’IN MEDİNE’DEN BOŞ DÖNÜŞÜ:

Kureyş, durumu görüşmek üzere Ebu Süfyan’ı Medine’ye gönderdi. Ebu Süfyan, doğrudan Hz. Peygamber’i görmeğe cesaret edemedi. Kızı olan Hz. Peygamber’in zevcesi ümmü Habibe’yi gördü. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’den netice alamadı, ümitsiz olarak geri dönmek zorunda kaldı. Mekke’yi bir sözle oturtup kaldıran bu adam, Medine’de kimseye söz geçirememişti. Öz kızına bile meram anlatamadı.

c. FETİH HAZIRLIĞI:

Hz. Peygamber, orduya sefer hazırlığı yapılması emrini verdi. 10.000 kişilik bir ordu topladı. Medine şimdiye kadar bu kadar kalabalık bir ordu çıkarmamıştı. Çölü yararak Mekke’ye doğru ilerlediler. Kan dökülmeden Mekke’ye girmek için bu harekat gizli tutuldu. Mekke’ye yaklaştıkları zaman amcası Abbas’a rastladı. Abbas Müslüman olmuş, Medine’ye yollanmıştı. Ailesini göndererek kendisi tslam ordusuna katıldı. Müslümanlar Mekkeye dört fersah mesafeye geldiler. Ordunun kalabalık olduğunu müşriklere göstermek için her tarafa ateş yaktılar.

d. EBU SÜFYAN’IN İSLAM KARARGAHINDA İSLAM’I KABULÜ:

Ebu Süfyan, durumdan şüphelenmişti. Gece etrafta olup bitenleri öğrenmeğe çıktı. Abbas’a rastladı. Abbas ona İslam ordusunu göstererek:

·       Bu ordu yarın Mekke’ye zorla girecek olursa, Ku- reyş’in çekeceği var, dedi.

Ebu Süfyan:

·       Öyleyse çaresi ne? dedi.

·       Hz. Peygamber’e giderek, O’ndan eman dilemektir.

Ebu Süfyan’ı Hz. Peygamber’in huzuruna götürdü. Ebu Süfyan orada Müslümanlığı kabul ettiğini söyledi. Artık Mekke kan dökülmeden fetholundu demekti. Abbas, Hz. Peygamber’den şu ricada bulundu:

·       Ebu Süfyan öğünmeyi seven bir adamdır, ona bir lütufta bulun! Peygamberimiz bunu kabul etti ve:

·       Her kim Ebu Süfyan’ın evine girerse o emniyettedir, ona kimse dokunamaz, kim evine kapanırsa emniyettedir, kim Mescid-i Haram’a girerse emniyettedir.

Ebu Süfyan Mekke’ye dönerek Kureyşlilere durumu anlattı. Müslüman olduğunu açıkladı. Bunun üzerine Mekkeliler teslim oldu.

Müslümanlar, dört koldan Mekke’ye girdiler. Hz. Peygamber askerlere sıkı sıkı tenbih etti: “Kat’iyyen

kan dökmeyiniz, silahlı çatışmaya girmeyiniz.” Kutsal şehre kan dökmeden girmek en büyük emeliydi ve böylece de oldu. Ancak Halid’in girdiği güney semtinde müşrikler saldırıya geçti ise de, bu büyümeden bastırıldı.

e. FETİH HUTBESİ, İSLAM’DA EŞİTLİK:

Hz. Peygamber, Harem-i Şerif te bir hutbe irad etti. Burada Allah’ın birliğini, Hak Dinin esaslarını anlattı. Sonra insanlar arasında eşitlik ve Müminler arasında kardeşlik olduğunu ilan etti ve Hucurat Sûresinin 13’üncü ayet-i kerimesini okudu.

İnsanların yakalandıkları en büyük hastalık birbirine düşmanlık yapmak, kan davası gütmek, eşitliği tanımamaktır. İslam’a göre herkes Allah’ın kuludur ve insanlar eşittir. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerif bu gerçeği daima hatırlatır. Arab’ın Arap olmayana, Araplardan başkasının da Araplara bir üstünlüğü olmadığını Hz. Peygamber beyan etmiştir. İslam’da ırk, renk, soy, boy farkları yoktur, insanlık vardır. Meziyet ve şeref de takva sahibi, iyi ve olgun insan olmaktadır. En hayırlı insan, insanlara yararlı işler yapandır. İslam’ın getirdiği temel prensip budur.

İşte Fetih günü Peygamberimiz, bu gerçeği bir defa daha Kâbe’den ilan etmiştir.

Hz. Peygamber, bunları söylerken Mekkeliler mağrur başlarını eğmişler, dinliyorlardı. Bu adamların Mekke’de astıkları astık, kestikleri kestikti. Müslümanlara neler yapmamışlardı. Şimdi acaba ne olacaktı? O büyük Peygamber sordu:

·   Ey Kureyş, Benden ne umarsanız, hakkınızda ne yapacağımı zannedersiniz?

Cevap verdiler:

·     Sen kerim ve civanmert bir kardeşsin!

Hz. Peygamber burada da beşerin en büyük mürşidi, tarihin en büyük adamıdır.

·    Bugün sizi kınamak yok. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!

O, hem Mekke’yi, hem de gönülleri fethetti.

Hz. Muhammed, Kâbe’yi putlardan temizledi. Hz. İbrahim’in kurduğu gibi, Allah’a ibadet edenler için hazırlattı. Bilal, Kâbe’nin üzerine çıkarak o yanık sesiyle ezan okudu. Müminler saf saf olarak namazlarını kıldılar.

f.  KADINLARIN BİATI:

Yeni Müslüman olanlar Hz. Peygamber’e biat ettiler. Erkeklerden sonra kadınlar da biat ettiler. Bunların önünde Hz. Ali’nin kız kardeşi Ümmü Hani, Halid’in kız kardeşi Fahite vardı. Kadınlar biat ederken şöyle diyorlardı. “Allah’a ortak koşmayacağız, hırsızlık ve zina etmeyeceğiz, çocuklarımızı öldürmeyeceğiz, iftira ve bühtandan sakınacağız. Hak olan her şeyde Hz. Peygamber’e itaat edeceğiz. Darlık ve varlık zamanında Peygamber’e sadık kalacağız.”

g. UMUMİ AF:

Hz. Peygamber, başta Hz. Hamza’nın ölüsüne bile hakaret eden Hind olmak üzere bütün düşmanları affetti. Ebu Cehil’in oğlu tkrime’yi-Safvan’ı, Hz. Hamza’nın katili Vahşi’yi bile affetti. Yalnız, “Vahşi gözüme görünmesin, sevgili amcamı hatırlayınca içim parçalanıyor” dedi.

Hz. Peygamber 15 gün Mekke’de kaldı. Bu müddet içinde O’nun yüksek ahlâkını temiz kalbliliğini görenler hemen Müslüman oluyorlardı.

h. HUNEYN VE EVTAS SAVAŞI:

Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar, büyük bir sevinç içinde idiler. Allah’ın yardımıyla Kâbe putlardan temizlenmişti. İslam Dini, etrafa yayılıyordu. Ancak Mekke yakınında oturan Hevazin kabilesi vardı. Bunlar kalabalıktı, putperestliğe bağlı idiler. Onun için İslamiyet’in Arabistan’a yayılmasını istemezlerdi. Reisleri olan Malik 20 bin kişilik büyük bir ordu topladı. Düreyd isminde bir ihtiyar vardı, tecrübesinden yararlanmak için onuda harb meydanına getirdi. Askerler, Huneyn vadisinde toplandılar. İhtiyar, burada hayvan sesleri ve çocuk ağlayışları duyunca, “Bunlar ne?” diye sordu. Malik askerlerin dönüp kaçmaması için karılarını, mallarını da beraber getirdiğini söyledi. İhtiyar kurt:

·       Bozulan orduyu böyle şeyler tutamaz. Eğer yenilirseniz kadınlarınızı kendi elinizle esir vermek şerefsizliğine düşersiniz, dedi.

Fakat gençler, “Bu adam bunamış” dediler. Askerler vadinin dar bir boğazını iki taraftan tutmuştu.

Müslümanlar, 12.000 kişilik bir ordu ile buraya geldiler. Başında Ebu Süfyan olmak üzere yeni Müslüman olanlar da beraberdiler. Hatta müşriklerden 70 kadar kişi katılmıştı. Çünkü Kureyş’ten ayrılmak istemiyorlardı. Sabahın alacakaranlığında düşmanın pusuda olduğundan habersiz darboğazdan geçerken iki taraftan hücuma uğradılar. Boğaz dar olduğundar serbest askeri harekata müsait değildi. Müslümanlar neye uğradıklarını anlayamadılar ve şaşırdılar. Bir bozgun başladı. Bunun sebebi bir de şudur: Ordu mütecanis değildi. Yeni Müslüman olanlar, hatta müşrikler vardı. Bunlar beşinci kol gibiydi; nasıl ki, o durumda söyledikleri sözler bunu göstermektedir. Ebu Süfyan manalı bir gülümseme ile:

·       Bu bozgunun denize kadar önü alınmaz, demişti.

Talha oğlu Osman:

·       Bugün Muhammed’den öç alıyoruz, demişti.

Diğer biri:

·       Bugün sihir bozuldu, diye haykırmıştı.

Safvan ise buna karşılık olarak:

·   Sus, ağzın kurusun, bana Hevazin’den bir adam hakim olacağına varsın Kureyş’den bir adam hakim olsun, cevabını vererek, kabile gayreti gütmüştü.

Bu karışık durumda Hz. Peygamber kaçanları durdurmağa çalışıyor;

“Ben Peygamberim, bundan şüphe yok, ben Abdülmuttalib oğullarmdamm” diyor, Ensar ve Muhacirleri, etrafına toplamağa uğraşıyordu. Amcası Ab- bas’ın gür sesi dağılanları Muhammed’in etrafına toplamağa çağırıyordu. Müslümanlar yine kendilerini topladılar ve düşmana şiddetle saldırdılar. Düşman bozguna uğrayıp kaçmağa başladı. Müslümanlar, baştan biraz

mağlubiyet acısını tattıktan sonra kazandıkları bu zafere çok sevindiler. Kur’an-ı Kerim Tevbe Sûresinin 25-28. ayetleride bunu anlatmaktadır.

Bu harbde, şimdiye kadar hiçbir harbde ele geçmeyen ganimet alınmıştır: 22 bin deve, 40 bin koyun, 4 bin okka gümüş, 6 bin esir harb meydanında kaldı. İhtiyarın dediği gibi bunlar askerin kaçmasına mani olamadı. Düşmanı Evtas’a kadar kovaladılar ve ilerde bir daha belini doğrultamayacak şekilde yere serdiler.

ı) TAİF MUHASARASI:

Hevazin reisi Malik, Taife kaçıp sığınmıştı. Yılanı kovuğundan, tilkiyi ininden çıkarmak gerekti. Burası şirkin son yuvası halinde kalamazdı. Onun için Taifi sardılar. Taifliler kalelerine kapandılar. Muhasara uzun sürdü. Selman Farisi’nin tarifi üzerine Müslümanlar mancınık kullandılar, ağaçtan yapılmış tanklarla kaleye saldırdılar. Fakat kale sağlam olduğundan yıkılmadı. Bir ay kadar süren muhasaradan sonra Müslümanlar vazgeçtiler, geri döndüler. Taifliler daha sonra Müslümanlığı kabul ettiler ve putlarını parçaladılar.

i.  BİR VEFAKARLIK ÖRNEĞİ:

Hevazin’den alınan ganimet taksim olunurken, esirler arasından bir kadın:

·      Ben Muhammed’in süt kardeşiyim, dedi. Beni O’na götürün.

Getirdiler Hz. Peygamber onu görünce tanıdı. Bu, süt kardeşi Şeyma idi. Onunla geçirdiği çocukluk günlerini hatırladı ve gözlerinden yaşlarını tutamadı. Hırka- sini yere serdi. Şeyma’yı onun üstüne oturttu. Ona i’zaz ve ikramda bulundu. Onu serbest bıraktı ve ona bir köle, bir cariye, iki deve, bir miktar koyun vererek ailesi yanına gönderdi.

Hevazin’den bir hey’et ricacı gelmişti. Onlara sordu:

·       Malınızı mı istersiniz, yoksa karılarınızı, çocuklarınızı mı?

Onlar da:

·       Tabii karılarımızı ve çocuklarımızı, dediler.

Bunun üzerine: Kendisine ve Abdülmuttaliboğullan- na ait olan esirlerin hepsini serbest bıraktığını söyledi. Diğer ashab da bunu görünce, Peygamberlerinin yaptığına uydular ve onlar da ellerindeki esirleri serbest bıraktılar. Böylece 6.000 insan hürriyetine kavuşmuş oldu. Müslümanlar daima böyle büyüklük göstermiştir.

Hz. Peygamber, Hevazin reisi Malik’e haber gönderdi. Eğer gelip Müslüman olursa, onun da ailesi ve malları kendisine verilecektir. Malık bunu duyunca geldi ve Müslüman oldu. Hz. Peygamber ailesini serbest bıraktı, mallarını iade etti. Üstelik 100 deve de verdi. O, insanları böyle iyilikle kendine bağlıyordu.

j. VİCDANLARA TAHAKKÜM YOK:

Evtas harbindeydi. Muhallim adında bir Müslüman, Amr adında birine rastladı. Amr, Müslüman olduğunu söylediği halde onu öldürdü. Hz. Peygamber Muhal- lim’i sorguya çekerek:

- Müslüman olduğunu söylediği halde niye öldürdün? dedi.

O da:

·       Onun Müslümanım demesi, ölümden kurtulmak içindi, deyince:

·       Ya sen onun kalbini yardın mı ki, doğru mu, yalan mı söylediğini bilesin?

·       Kalbi bir et parçası, yarılsa sanki ne anlaşılır?

·  Kalbini bilmezsin, söylediğine inanmazsın, ya ne yapmalı, dedi ve onu lanete mahkum etti.

k. ŞAİR KAB’IN MÜSLÜMAN OLUŞU:

Ka’b adındaki şair, Hz. Peygamber’i hicvederdi. Bu yüzden korkusundan kaçmıştı. Müslümanlık her tarafta yayılınca sığınacak bir yer bulamadı. Müslüman olan kardeşi Ka’b’a mektup yazarak Hz. Peygamber’e gelip af dilemesini bildirdi. Ka’b gelip Müslüman olduğunu açıkladı ve kurtuldu. Ka’b bu defa Hz. Peygamber’in huzurunda O’nu metheden meşhur kasidesini okudu. Kasidenin bir yerinde:

“Peygamber dünyayı aydınlatan bir şûledir.

Şirki kesip atmak için çekilmiş Allah kılıçlarından biridir” beyitini söyleyince bu Hz. Peygamber’in hoşuna gitti ve yanında verecek birşey olmadığından sırtındaki hırkasını çıkarıp ona hediye etmiştir. Bundan dolayı bu kasideye “Kaside-i Bürde” denir.

l.  HATEM-İ TAİ’NİN KIZI:

Bu sırada Tayy kabilesi müslümanlara karşı vaziyet almıştı. Hz. Ali bunların üzerine gönderildi. Reisleri kaçtı. Hz. Ali aldığı esirleri Medine’ye getirdi. Cömertliği ile meşhur Hatem’ın kızı da esirler arasında idi. Hz. Peygamber’e gelerek:

·    Ya Resulallah! Babam öldü. Tek akrabam olan kardeşim de kaçtı. Hürriyetimi satın alacak fidye param yok. Senin mürüvvetine sığınırım. Babam cömert bir adamdı, esirleri kurtarır, kadınları korur, fakirleri besler, düşmüşlere yardım ederdi dedi. Ben öyle bir adamın kızıyım.

Hz. Peygamber:

·  Senin baban, İslam fazileti üzere bir adamdı, dedikten sonra etrafındakilere:

·   Hatem’in kızı serbesttir, babası insanlık sever bir adamdı. Allah merhametli olanları sever ve mükafatlandırır, dedi. Kıza giyecek ve yol harçlığı vererek onu kardeşinin yanına gönderdi.

 

SİYER-İ NEBİ | TEBÜK SAVAŞI

 

a.            TEBÜK SAVAŞI:

Tebük, Medine ile Şam arasındadır. Bizans bu sıralarda İran’a karsı zafer kazanınca süratle yayılmakta olan İslamiyet’in önüne durmak istedi. Hıristiyan olan Arap- lar da ona uydu. Şimalde hazırlanmak istenen bu kuvvetleri dağıtmak için Müslümanlar harekete geçti. Gönüllüler toplanmağa başladı. O sene Hicaz’da müthiş kıtlık olmuştu. Ashabın zenginleri büyük mali fedakarlıkta bulundular. Hz. Ebu Bekir, elinde avucunda nesi varsa ordunun donatımına verdi. Zengin olan Hz. Osman koca bir gönüllü alayını kendi hesabına hazırladı. Kadınlar bile süs eşyalarını orduya bağışlayarak bu vatan hizmetine katıldılar. Kıtlık yüzünden güçlüklerle hazırlanan bu orduya “Ceyşü’l-Usre” denir. Münafıklar, çeşitli bahanelerle bu harbe katılmak istemiyorlardı.

Hz. Peygamber, 30 bin kişilik ordusuyla Medine’den hareket etti. Yazın sıcağında çölü aşarak Tebük’e geldiler. Karsılarına düşman çıkmadı Düşman kalelerine kapanıp döğüşmekten kaçındı. Bizans o sıralarda iç meseleleriyle meşguldü. Müslümanlar da bir harp yapmadan geri döndüler. Çünkü maksat hasıl olmuştu; Düşman kuvvetleri sindirilmişti.

Bazıları buraya kadar gelmişken daha ileri gidelim. Suriye’ye hücum edelim, dedilerse de, Hz. Peygamber, bunu kabul etmedi. O zaman Şam’da taun hastalığı vardı. Hz. Peygamber taun olan yere girmekten men ederdi.

b.   MÜNAFIKLARIN BOZGUNCULUĞU:

Münafıklar, her fırsattan istifade ederek Müslümanları birbirine düşürmeye çalışırlardı. Tebük Harbine katılmak istememişlerdi. Harp yapmadan döndükleri için askerlerle alay etmişlerdi.

c.    MESCİD-İ DIRAR’IN YAKILMASI:

Münafıklar, Müslümanları parçalamak için, Kuba mescidine karşı olmak üzere Medine yakınında kendilerine bir mescid yaptılar. Mescid-i Nebevi’ye gelmeyerek burada toplanmak istediler. Bir Hıristiyan olan Abu Ami de, münafıkları bu işe teşvik etti. Tam Tebük seferine çıkılacağı sırada Hz. Peygamber’e gelerek yaptıkları bu mescidi açmasını rica ettiler. Maksatları belli idi. Hz. Peygamber, onları başından savdı ve Tebük dönüşünde bu mescidi yaktırdı. Çünkü burası münafıkların yuvası olmuştu. Zahirde mescid, fakat içyüzü Müslümanlığa suikastla dolu idi. Kur’an-ı Kerim bu olaydan bahseder.

d.   Hz. İBRAHİM’İN VEFATI:

Hz. Peygamber’in en son doğan oğlu İbrahim, 18 aylık olmuştu. Onu kalbindeki babalık sevgisiyle okşayarak büyütürdü. Çocuklarının bir kısmını küçükken kaybetmiş, bir kısmı da evlenip anne olduktan sonra ölmüşlerdi. Hayatta yalnız sevgili kızı Fatıma kalmıştı. Bir de İbrahim vardı. Fakat o da şimdi hastalığa yakalanmıştı. Hasta yavrucuğun solgun yüzüne baktıkça: “Allah’ın takdirine karşı elden ne gelir, ya İbrahim!” diyerek içten duygularını ifade ederdi. Nihayet emr-i Hak vaki oldu. İbrahim’in masum ruhu, göklere uçtu. Babanın gözlerinden yaşlar boşandı.

·       Göz yaşarır, kalb mahzun olur, Allah’ın rızasına uygun olandan başka bir söz söylemeyiniz. Ey İbrahim! Seni kaybetme yüzünden derin bir hüzün içindeyiz.

Yanındakiler, ölüye ağlamaktan nehyettiğini söylediler. O da:

·       Ben üzülmeyi men etmedim, bağıra çağıra ağlamayı yasak ettim. Kalb yanar, göz yaşarır. Bu yaşlar kalbde- ki merhametin eseridir.

Hz. Peygamber, oğlunun namazını kılarak toprağa verdi. Mezara nişan dikip:

·       Faydası da yok, zararı da. Fakat geride kalanı tatmin eder, buyurdu.

Bu sırada güneş tutulmuştu. Bazıları bunu İbrahim’in ölümü için tutuldu sandılar. Hz. Peygamber bu yanlış düşünceyi şöyle düzeltti:

·       Güneş veya ay Allah’ın ayetlerinden iki nişandır. Bunlar kimsenin ölümü için tutulmazlar, buyurarak bu konuda insana aklın yolunu gösterdi.



e.    NECAŞİ’NİN ÖLÜMÜ:

Hicret’in 9’uncu yılı Habeş Hükümdarı Necaşi öldü. Necaşi oraya hicret eden Müslümanlara çok iyi muamele etmişti. Hz. Peygamber Necaşi için uzaktan da olsa cenaze namazı kılmıştır.

f.     ETRAFA MÜRŞİDLER GÖNDERİLMESİ:

Hicret’in 9’uncu yılı sulh ve sükun yılıdır. Hz. Peygamber, halka İslam’ı öğretmek için etrafa mürşidler gönderdi. Bunlar güler yüz, tatlı söz ile halkın gönlünü fethederdi. Peygamberimiz bunlara şu talimatı vermiştir:

“Kolaylaştırın, sakın güçleştirmeyin, müjdeleyin, nefret uyandırıp korkutmayın. Uyuşunuz, anlaşınız, ayrılmayınız; halka yumuşak davranın, şiddet göstermeyin.”

Mekke’nin fethinden sonra Arap kabilelerinden heyetler gelip Müslüman olduklarını bildirmişlerdir. Bu heyetlere Hz. Peygamber çok hoş muamele ederdi. Bunların içinde en nazik olanı Yemen’den gelen Eş’ari- ler’di.

g.   HZ. EBU BEKİR’İN HAC EMİRLİĞİ:

Hicret’in 9’uncu yılı İslam’ın zafer yılı olmuştu. Nasr Sûresi’nde verilen o büyük müjdeler gerçekleşmiştir. Hac zamanı gelmişti. Mekke fetholunduğundan bu sene bütün menasikiyle ilk serbest hac yapılacaktı. Hacca gitmek üzere toplanan 300 kişi ile Hz. Ebu Bekir’i hac emiri olarak Mekke’ye gönderdi. Arkasından da tebli- gatçı olarak Hz. Ali’yi gönderdi. Kâbe’yi tavaf ve ziyaret işlerinin ne şekilde olacağını Hz. Ali açıkladı. Putperestlerin haccetmesi, Kâbe’nin çıplak tavaf edilmesi yasaklandı. O zamana kadar müşrikler kadın-erkek çıplak tavaf yapıyorlardı.




SİYER-İ NEBİ | VEDA HACCI (Zilhicce, 10 Şubat 632 Milâdi)

 

a.            MEDİNE’DEN HAREKET:

İslamiyet, bütün Arabistan yarımadası’na yayılmıştı. Mekke fetholunmuş, Kâbe putlardan temizlenmiş, Tev- hid Dini yerleşmişti. 10’uncu Hicri yılın Zilka’de ayında, Hz. Peygamber’in hacca gideceği duyuruldu. O’nun- la haccetmek isteyenler hazırlandılar. Zilka’denin 25’nci Cumartesi günü Hz. Peygamber, ihrama girdi ve öğle namazını kıldıktan sonra Mekke’ye hareket edildi. Mekke’ye vardığında hac merasimini ifaya başladılar. Bu sene hacca gelenler çoktu. Hz. Peygamber Arafat’ta 100.000 hacıya hitaben meşhur hutbesini irad buyurdu ki buna “Veda Haccı Hutbesi” denir. Artık cahiliyet devri tamamen kapanmış, yeni aydınlık bir devir açılmıştı. Din tamamlanmış, insanlar nimetin en mükemmeline kavuşmuşlardı. O da İslam nimeti idi...

b.   ARAFAT’TAKİ HUTBE:

Bu hutbesinde Hz. Peygamber, eski cahiliyet adetlerini ayaklarının altına alıp çiğniyor, kan davalarını, riba- alığı kaldırıyordu. İnsanları mutlu hayata kavuşturacak temelleri bildiriyor, cemiyete huzur verecek aile haklarını açıklıyor, insanların eşitliğini bildiriyor, can ve mal emniyetini sağlayacak esasları ilan ediyordu. Bu hutbedeki hükümler “Hukuk-ı Beşer Beyannamesi”, İnsan Hakları Evrensel Beyannamelerinden çok önce insanların haklarını korumuştur. Bu hutbeden sonra şu mealdeki ayet-i kerime nazil oldu: “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size verdiğim nimetleri tamamladım ve size Din olarak Müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum.” (Ma i de Sûresi, Ayet: 3)

 

VEDA HUTBESİ

"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım
isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz.
Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet
ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve
benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve
Rasûlüdür." "Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden
sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl
mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise,
canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü
tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi
yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra
eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu
vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki,
burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış
olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine
versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle
hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam)
Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de
zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler
kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan
davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası
Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine
tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında
ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir.
Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta
Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti
olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal
kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde
hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç
kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz
olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade
etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları
yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp
sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları,
meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça
yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i
Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman
Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler.
Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat
malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her
insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum
yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden
kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in
çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana,
Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı
tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü
yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah
yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası
kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın
kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi
suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine,
oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
- Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere
öldürmeyeceksiniz.
- Zina etmeyeceksiniz.
- Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? "
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,
bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet
parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve
söyle buyurdu:
"Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! "

SİYER-İ NEBİ | SON GÜNLERİ VE İRTİHALLERİ

a.  HASTALIĞI:

Veda Haccı’ndan Medine’ye döndükten bir müddet sonra Hz. Peygamber hastalandı. Zaten Maide Sûre- si’nin 3’üncü ayeti nazil olduğu vakti, ashabdan bir kısmı O’nun hayatının sona yaklaştığını sezmişlerdi. Çünkü din tamam olunca, Peygamber’in vazifesi de son buluyor demekti. Hz. Peygamber’in hayatı gayet munta- zamdı, sıhhat kurallarına son derece riayet ederdi. Temizliğe çok önem verirdi. Bütün öğütlerinde bunları ashabına öğrettiği gibi, kendisi de titizlikle uygulardı. Fakat bu dünya hayatı bir geçiş yeridir.

Hz. Peygamber, bu fani alemden göçeceği zamanın yaklaştığını anladı. Hicret’in 11’inci yılı girmişti. Safer ayının 19’uncu gecesi kimseye sezdirmeden Baki’ mezarlığına giderek orada yatan ashabını selamladı ve; yakında biz de aranızda olacağız, dedi. Mezarlıktan dönüşte hastalığı arttı. Hz. Aişe O’na, “Vah başım” diyerek basının ağrıdığını söyledi. Buna şu karşılığı verdi:

- Senin değil Aişe, asıl benim vah başım!

Hastalık günden güne artıyordu. Buna rağmen Mes- cid’e çıkıp namazda imam oluyordu. Bir gün dermansız kalınca Hz. Ebu Bekir’in cemaate imam olmasını emretti. Ebu Bekir üç gün imamlık yaptı.

b. NESİ VARSA SADAKA VERİYOR:

Hastalığı sırasında yanında 7 dirhem parası vardı. Bunları sadaka olarak dağıttırdı. Öldüğünde nakit olarak hiç parası kalmadı. Biraz ev eşyası ve malı vardı. Zevcelerine hisselerini ayırdıktan sonra kalanını yoksullara, yolculara sarfolunmak üzere vasiyyet etti; geriye mal bırakmadı.

c. KERİMELERİ HZ. FATIMA İLE BAŞBAŞA:

Hz. Fatıma her gün gelerek, Hz. Aişe’nin odasında yatmakta olan babasını ziyaret ederdi. Hayatta kalmış tek evladı o idi. Bir defasında Fatıma:

- Kimbilir ne acılar çekiyor babacığım, deyince:

- Babasının sevgili kuzusu, bugünden sonra babacığın hiç acı çekmeyecek, cevabını verdi.

Bu söz, bu elem dünyasından göçeceğine işaretti.

Hastalığı esnasında birkaç defa ashabına nasihatlar- da bulundu. Ensar ile Muhacirlerin kardeşçe geçinmelerini tavsiye etti.

“Benim irtihalimi düşünüp telaş ediyormuşsu- nuz! Hiçbir Peygamber, ümmeti içinde ebedi kaldı mı ki, ben de kalayım? Ben Hak Teala’ya

kavuşacağım ve buna hepinizden ziyade layı- kım... Ben size şefkatli ve merhametliyim. Siz- ler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Havz-ı Kevser kenarıdır. Her kim orada benimle buluşmak isterse, elini ve dilini tutsun! Ben haberimi aldım, Allah’a kavuşuyorum...”

d. REFİK-İ A’LA’YA: YÜCE DOSTA:

8 Haziran’a rastlayan Rebiul-Evvel ayının Pazartesi sabahı, Peygamber, Hastalığının biraz hafiflediğini hissetti. Sabah namazını Mescid’de Ebu Bekir’in ardında kıldı. Odasına dönünce dermansızlığı arttı. Kuşluk vakti oldu: “Ya Rab! Ölüm şiddetine karşı bana kolaylık ver, canımı tatlılıkla al” diye dua ediyordu. Bası Hz. Aişe’nin kucağında duruyordu. Yanında bir kabda soğuk su vardı. Elini suya batırıp mübarek yüzünü serinletiyordu. Haziran’ın sıcak gönlerinden biri, gökyüzü saf, her taraf sakin, ilk hilkat gününde olduğu gibi her şey durgun. Mübarek parmağıyla yukarı doğru işaret etti: “Refik-i Ala’ya-Yüce Dosta” diyerek gözlerini semaye çevirdi ve ruhu ebedi aleme uçtu.

Mematın (ölümün) de hayatın gibi temiz ve pak ya Resulallah!

e.    SON VAZİFENİN İFASI:

Ashab-ı Kiram acı haberi gözyaşları içinde öğrendiler. Medine-i Münevvereyi matem havası kapladı. Bazıları buna inanmak istemiyordu. Hz. Ebu Bekir:

“Kim ki Muhammed’e taparsa bilmiş olsun ki, Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah’a taparsa bilsin ki, Allah daim ve hâkidir” diyerek yüce gerçeği açıkladı ve Al-i tmran Sûresi’nin 144’üncü ayeti kerimesini okudu.

Hz. Ali, Abbas ve oğlu Fazl, Zeydin oğlu Üsame cenazesinin gasli ile meşgul oldular. Hz. Ali yıkadı, diğerleri yardım ettiler. Nereye defnedileceği müzakere edildi. Bazıları Mekke’ye bazıları da Hz. Peygamber’in makamı olan Kudüs’e defnolunmasını ileri sürdüler. Hz. Ebu Bekir:

- Peygamberler öldükleri yere defnolunurlar, dedi.

Hz. Aişe’nin odasına mezar kazılarak Salı günü akşamı Ravza-i Mutahhara’ya konuldu. Cenaze namazı gruplar halinde kılındı. Evvela erkekler, sonra kadınlar, sonra çocuklar saf saf olarak sevgili Peygamberlerine dini vazifelerini ifa ettiler.

(O Yüce Peygamber’e, O’nun Al ve Ashab’ına salat ve selam olsun.)



SİYER-İ NEBİ | HZ. PEYGAMBERİN FAZİLET DOLU YÜKSEK AHLAKI

 Hz. Peygamber, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Onun için, O’nun her öğrettiği fazilettir. insana gerçek değerini öğretti. İslamiyet, insanlar arasına kardeşlik koydu. Sevgi, saygı, fazilet, eşitlik, adalet, iyilik, doğruluk getirdi. insanların birbirleriyle anlaşıp barış içinde yaşamaları, hakkına razı olup kimsenin elindekine göz koymamaları ne güzel şeydir. Hayat ancak o zaman manalaşır ve güzelleşir. işte bunu gerçekleştirmek için Hz. Peygamber insanlığa hayır ve fazilet örneği olmuştur. O ashabiyle konuşur. Tatlı tatlı sohbet eder, hatta şakalaşırdı. Küçükleri okşayıp sever, onları sevindirirdi. Zengin, yoksul, köle demez herkesin hatırını sorar, gönlünü alırdı. Kimsenin kalbini kırmazdı. En kenar mahallelerden bir kimse hastalandı mı, gider ziyaret eder hatırını sorardı. Herkese selam verir, karşılaştığı kimselerin elini sıkardı. Herkese tatlı söz söyler, güler yüz gösterirdi. Hiçbir zaman aşırılığı sevmezdi, tevazu sahibiydi. Bir gün adamın biri ziyaretine geldiğinde, huzurunda titremişti. Ona:

- Arkadaş, korkma, ben hükümdar değilim! Ben, Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum, demişti.

Sade, fakat temiz giyinirdi. Temizliği severdi. “Temizlik imandandır” buyururdu. Pislikten ve fena kokulardan asla hoşlanmazdı. Camiye temiz gelmelerini ashabına tenbih ederdi. Aile hayatında çok geçimli idi. Evinde boş oturmazdı. Hz. Hatice:

- Ya Ebe’l-Kasım, yorulma, deyince O’na:

·       Bu dünyada dört şeyden hiç hoşlanmam! Onlardan Allah’a sığınırım: Korkaklık, cimrilik, tembellik bir de pislik, derdi.

O’nun hizmetinde bulunan Enes der ki: “On sene yanında hizmetinde bulundum. Bana bir defacık olsun: Öf aman, dediğini işitmedim.” O, daima fazilet örneği olmuştur.

Gönlü insanlık sevgisiyle dolu idi. En çok şefkate muhtaç olan yoksullara öksüzlere, çocuklara çok merhamet gösterirdi. Bir gün bir çocuğu severken onu gören bir bedevi:

·       Siz küçükleri çok seviyorsunuz. Benim on torunum var, bir tanesini bile kucağıma alıp sevmem, deyince Hz. Peygamber ona:

·       Senin kalbinde merhamet yoksa, ben ne yapayım? “Merhamet etmeyen, merhamet yüzü görmez” buyurdu.

O’nun sevgisi hudutsuzdu. Hayvanlara karşı bile merhametli davranmayı öğretmiştir. Kapıda seslenen bir kediyi eliyle içeri almıştı. Hastalanmış bir hayvanın tedavisiyle meşgul olurdu. Susuz kalmış bir köpeğe ayakkabısıyle su çekip veren kimsenin, günahı dahi olsa, onu Cennetle müjdelemişti. Bir kediyi aç bırakan kadının bu yüzden azap göreceğini bildirmişti. Susuz kalmış bir ağacı sulayana sevap yazıldığını haber vermiştir.

O, alemlere rahmettir.

“Rahmetenli’l-alemindir Mustafa.”




KUR'AN-I KERİM | HADİD SURESİ


 

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ  ﴿ ٠  سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ﴿ ١  لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِ وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿ ٢  هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ﴿ ٣ 

الصحيفة: ٥٣٧

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿ ٤  لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ ﴿ ٥  يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿ ٦  آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ ﴿ ٧  وَمَا لَكُمْ لاَ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ ﴿ ٨  هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ ﴿ ٩  وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لاَ يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلاًّ وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ ﴿ ١٠  مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ ﴿ ١١ 

الصحيفة: ٥٣٨

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿ ١٢  يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ ﴿ ١٣  يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ ﴿ ١٤  فَالْيَوْمَ لاَ يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلاَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلاَكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ﴿ ١٥  أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلاَ يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿ ١٦  اِعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿ ١٧  إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ ﴿ ١٨ 

الصحيفة: ٥٣٩

وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ ﴿ ١٩  اِعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلاَدِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴿ ٢٠  سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ ﴿ ٢١  مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلاَ فِي أَنْفُسِكُمْ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ ﴿ ٢٢  لِكَيْلاَ تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ ﴿ ٢٣  اَلَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ ﴿ ٢٤ 

الصحيفة: ٥٤٠

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ ﴿ ٢٥  وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿ ٢٦  ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْاِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةًنِابْتَدَعُوهَا مَاكَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلاَّ ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿ ٢٧  يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿ ٢٨  لِئَلاَّ يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ ﴿ ٢٩ 

KUR'AN-I KERİM MEALİ | HADİD SURESİ



57. HADÎD SÛRESİ

Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın ismiyle.

57/1. Göklerde ve yerde (Melekler ve Mü’minler başta olmak üzere) ne varsa (güneş, ay, yıldızlar, nehirler, bitkiler ve diğerleri) hepsi Allah'ı (Rablığını ve büyüklüğünü ikrar ederek kendi lisanlarıyla) tesbih etmektedir (Fakat insanlar onların tesbihini anlayamazlar “Bk.İsrâ’,44”). O, Azîzdir (üstün ve her şeye gâliptir), Hakîmdir (işlerinde hikmet sahibidir).

57/2. Göklerin ve yerin mülkü (ve idâresi) yalnızca O'nundur. O, (ölüleri) diriltir. O, (dirileri) öldürür. O, her şeye hakkıyla kâdir (gücü yeten)dir. (Her şey O’nun tasarrufundadır.)

57/3. O, (her şeyden önce var olan) Evveldir (Varlığının başlangıcı yoktur. “İlk”tir), (her şey helâk olduktan sonra geriye kalacak olan) Âhırdır (varlığının “Son”u yoktur), Zâhirdir (varlığı sayısız delillerle açık, “Görünen”dir), (akılların idrak edemiyeceği yüce Zâtı) Bâtındır (gözle “Görünmeyen”dir). O, her şeyi hakkıyla bilendir.

57/4. (Allah), gökleri ve yeri (bir anda yaratma kudretine sahip olduğu hâlde çeşitli hikmetlere bağlı olarak) altı günde (vakitte, devirde) yaratan, sonra Arş'ı istivâ edendir. (Arş’ı hâkimiyetine, hükümranlığına, idâresine alandır.) Yere gireni (yağmur, tohum, ölüler gibi), ondan çıkanı (bitki, madenler gibi), gökten ineni (yağmur, melâike gibi), oraya yükseleni (buhar, amel, dualar gibi hepsini noksansız) bilir. Nerede olsanız, O’(nun ilim, kudret, irade ve diğer bütün sıfatları, hep) sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

57/5. Göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) O'nundur. (Ahiret’te) bütün işler (varlığın tamamı), ancak O'na döndürülür.

57/6. Geceyi gündüze katar (böylece gündüz büyür, gece kısalır), gündüzü de geceye katar (böylece gece uzar, gündüz kısalır). O (Allah), göğüslerin özünü (kalplerdeki sır ve inançları) hakkıyla bilendir.

57/7. Allah'a ve Resûlüne îman (üzere olmaya devam) edin. Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan “Beydâvî”, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden îman edip de (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. (Ayetin son kısmında Hazret-i Osman’a işâret vardır “Celâleyn”.)

57/8. (Ey kâfirler!) Peygamber, sizi, Rabbinize îman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah'a îman etmiyorsunuz? Hâlbuki (yüce Allah ezelde, Peygamber de bundan önce deliller ortaya koymak sûretiyle) sizden misak (sağlam bir söz) almıştı. Eğer îman etmiş kimseler olacaksanız (hemen bu davete uyun “Ebu’s-Suûd”).

57/9. (Allah), sizi zulümât (küfür karanlığın)dan (îman) aydınlığ(ın)a çıkarmak için kuluna (Peygamberi Hazret-i Muhammed’e) apaçık âyetler (Kur’ân’ı) indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok raûf (şefkatli), çok merhametlidir.

57/10. (Ey mü'minler!) Size ne oluyor da, Allah yolunda infakta bulunmuyor (harcama yapmıyor)sunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası (mülkü, asıl sahibi) Allah'ındır. İçinizden, fetihten (Mekke’nin fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Bütün yaptıklarınızı noksansız bilmektedir.)

57/11. Kim (malını Allah yolunda infak infak eder) Allah'a (seve seve) güzel bir borç verecek olursa, Allah da ona onun karşılığını kat kat öder (verir). Ona çok değerli bir mükâfat da (Ahiret’te) vardır.

57/12. (Kıyâmet günü sıratta) Mü'min erkeklerle Mü'min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün(ü hatırla). (Melekler onlara şöyle derler:) "Bugün size müjdelenen şey, (ağaçları) altından ırmaklar akan, ebedî (sonsuz) olarak kalacağınız cennetlerdir." İşte bu, büyük kurtuluştur.

57/13. O günde Münafık erkeklerle Münafık kadınlar, (cennete gitmekte olan) Mü’minlere derler ki: "Bize bakın (yahut bizi bekleyin) ki, sizin nûrunuzdan biz de faydalanalım." (Mü'minler tarafından onlara alay yoluyla şöyle) denilir:) "Arkanıza (dünyaya) dönün de nûr arayın." İşte tam o sırada (arkalarına dönünce) aralarına kapısı olan bir sûr (duvar) çekilir. (Mü'minler içerde, kâfirler dışarda kalırlar. O kapıdan Mü’minler içeri girerler.) Bunun iç (Mü’minler) tarafında rahmet, dış (Münafıklar) tarafında ise azâp vardır.

57/14. (Münafıklar) Mü'minlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Namaz kılar, oruç tutardık.) (Mü'minler de) derler ki: "Evet (zâhiren, görünüşte beraberdik), fakat siz (nifakla) kendinizi yaktınız. (Hep Mü'minlerin felâketini) gözlediniz. (İslâm dini hakkında) şüphe ettiniz. Allah'ın (ölüm) emri gelinceye kadar (ihtiraslar, çok yaşama sevdası gibi hayal ve) kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan da Allah‘ın affı ile) sizi aldattı.”

57/15. (Ey münâfıklar,) bugün artık (kurtulmanız için) ne sizden, ne de kâfir olanlardan bir fidye alınır. (Bir karşılık “bedel” kabul edilmez.) Barınağınız (sığınacağınız) yer, ateştir. Size yaraşan (lâyık olan) odur. Orası (cehennem), gidilecek ne kötü yerdir!

57/16. Îman edenlerin Allah'ın zikri ve Hak'tan inen (Kur’ân) karşısında kalplerinin huşû’ ile dolma (saygıyla ürperme) zamanı gelmedi mi? Onlar, daha önce (Yahûdi ve Hristiyanlar gibi) kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen (kitap ve dinlerini bozan), böylece kalpleri (kararan ve) katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Zaten onların (kitap ehlinin) çoğu, (Allah’a iiftira eden) fâsıklardır.

57/17. (Ey Mü’minler! Şunu iyi) bilin ki, Allah, yeryüzünü ölümünden (kuraklıktan) sonra (yağmurla, bitkilerle) diriltmektedir. (Kalplerinizi de böyle yapıp onları huşû’a kavuşturma “saygılı ürpertiyle diriltme” kudretine sahiptir.) Aklınızı çalıştırasınız diye, âyetleri sizlere açıkladık.

57/18. Şüphesiz ki, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a (O’nun yolunda) karz-ı hasen (fâizsiz “karşılıksız” borç) verenler için (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat (cennet) vardır.

57/19. Allah'a ve Peygamberlerine îman edenler, işte onlar, sıddîklar (Allah ve Resûlünü tasdikte ileri derecede olanlar) ve şehit(lik mertebesine eren)lerdir. (Kat kat olmasa da sıddîklar ve şehitler gibi) onların mükâfatları ve nurları vardır “Beydâvî”. Âyetlerimizi inkâr eden ve yalanlayanlara gelince, işte onlar, (cahîm ashâbıdır) cehennemlik olanlardır.

57/20. (Ey insanlar! “Taberî”) Bilin ki, şüphesiz (Allah’a itâate ve Âhiret kazancına sarf edilmeyen) dünya hayatı, ancak bir oyun, bir eğlence, bir zînet (süs), aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlât sahibi olma yarışından ibarettir. (Sonunda hepsi yok olup gidecektir. Şu) misal gibi: Bir yağmur ki, bitirdiği (yeşil) bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış halde görürsün. Sonra da çer çöp olur. (İşte dünya hayatı da böyledir, devamlılığı yoktur.) Ahiret’te ise (dünyadaki amele göre ya Kâfirler için) çetin bir azap ve(ya) (Mü’minler için) Allah'ın mağfiret ve rızası (cennet) vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir metâ’ (zevk ve gurur)’dan başka bir şey değildir.

57/21. (Sizler günahlarınızdan tevbe ederek ve salih ameller işleyerek) Rabbinizden bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için birbirinizle) yarışın ki, (o cennetin) genişliği yerle göğün genişliği kadardır. O, Allah’a ve peygamberlerine îman edenler için hazırlanmıştır. İşte o, Allah’ın (bir) ihsanıdır ki, onu dilediği kullarına (Mü’minlere) verir. Allah, çok büyük ihsan sahibidir.

57/22. Yeryüzünde (kıtlık, âfet, deprem gibi) ve kendi nefislerinizde (trafik kazası, hastalık, ölüm gibi) uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da “Allah’ın ilminde”) yazılmış olmasın. (Bunların hepsi yazılıdır.) Şüphesiz bu, Allah'a göre (güç değil) çok kolaydır. (Bu “çok kolaydır” ifadesi, mecazîdir. “Yed”, “vech” kelimeleri gibidir. Hitap, insanın kavrayışına ve özelliklerine uygun, fakat aynısı değildir. Onun için “yed”’in “el” olduğu bilinir, fakat Allah için aynısı kullanılmaz. Allahü teâlâ için zorluk/kolaylık söz konusu değildir. Bunlar, insanın sıfatlarıdır. O, mutlak kudret sahibidir. Bir şeyi dilediğinde ona “ol” dedi mi, o, hemen olur “Yâsîn,82”.)

57/23. (Allahü teâlâ tarafından her şey yazıldı ve tespit edildi ki, dünya nimetlerinden sıhhat, âfiyet, rızk gibi) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve size (makam, rütbe, zenginlik gibi) verdiğine de sevinip şımarmayasınız. (Allah’ın verdiğini unutarak nimetleri, övünme ve gurur meselesi yapmayınız.) (Kerîm olan) Allah, kendini beğenip övünenlerin hiç birini sevmez. (İbn Abb’as “radıyallahü anh” buyuruyor: Kişi, ya hüzün “sıkıntı, musîbet” içinde veya ferah “mutlu, sevinçli” hâlindedir. Mü’min ferah hâlinde şükreder, hüzün hâlinde de sabreder. “Semerkândî”)

57/24. Onlar (“muhtâlün fehûr” kendini beyenip övünenler,) cimrilik edip (Allah’ın hakkını vermeyip) insanlara da cimriliği (Ehl-i Kitâb’ın Hazret-i Peygamber’in sıfatlarını gizlemesini “Semerkândî”) emreden kimselerdir. Kim (malını Allah yolunda harcamaktan) yüz çevirirse, bilsin ki, şüphesiz Allah ganîdir (hiçbir şeye muhtaç olmayan zengindir), hamîddir (hamd edilmeye, övülmeye lâyık olandır).

57/25. Yemin olsun, biz Peygamberlerimizi açık mu’cizelerle gönderdik ve beraberlerinde (Allah’ın hükümlerini bildiren)) kitabı ve mizanı (ölçü olarak “adâleti”i) indirdik ki, insanlar (aralarında) adâletle hükmedilsin diye. Bir de hadîdi (“demir”i) indirdik (yarattık. Bütün madenleri yarattığımız gibi). Onda müthiş bir sertlik (güç) ve insanlar için (savaş âlet ve vasıtalarında kullanma gibi) birçok faydalar vardır. (Onda bu özelliği yarattık ki,) Allah, kendi (dini)ne ve Resullerine (itâat ederek düşmanlarına karşı cihad emrini) gıyaben (ihlâsla “Râzî”) yardım edecekleri bilsin (ortaya çıkarsın) diye. (Yardıma ihtiyacı olmadığı hâlde kullarını mükâfatlandırmak için cihâdı emretti.) Şüphesiz Allah, kavîdir (çok kuvvetlidir), azîzdir (her şeye gâlip, mutlak güç sâhibidir).

57/26. Yemin olsun, biz Nûh'u ve İbrahim'i (peygamber olarak) gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların nesillerine de verdik. Onlardan bazısı hidayete erdi (Mü’minler oldu), onlardan birçoğu da fâsıklar (kâfirler) oldu.

57/27. Sonra bunların (Peygamberlerim Nûh ve İbrâhîm’in ) peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona İncil'i verdik. Kendisine tâbi olan (uyan)ların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendilerinin) ortaya attıkları (uydurdukları) ruhbanlığı, biz onlara farz kılmamıştık. (Ruhbanlık, insanlardan uzaklaşıp dünya zevklerini terk etmek, inzivaya çekilmek ve kendini aşırı şekilde ibâdete vermek, demektir. İslam dininde ruhbanlık yoktur.) Allah'ın rızasını kazanmak için onu (ruhbanlığı) kendileri ortaya attılar (uydurdular). Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden îman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da (Hazret-i İsa’ya tâbi olmayan) fâsık kimselerdir.

57/28. Ey (Îsa’ya ve Mûsa’ya aleyhime’s-selâm “Medârik”) îman edenler! Allah'tan korkun ve (son) peygamberine (Muhammed aleyhi’s-selâm’a) îman edin ki, size rahmetinden iki (kat) pay versin, size (Sırat’ta) kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi(n günahlarınızı) bağışlasın. Allah günahları çok afvedicidir, çok merhamet edicidir.

57/29. (Bunları son Peyganber’e îman etmeyen Ehl-i kitab’a açıkladık ki,) Ehl-i kitap, Allah'ın lütfundan hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun bütünüyle, Allah'ın yedinde (kudretinde) olduğunu, onu dilediğine vereceğini bilsinler. Allah, çok büyük lütuf sahibidir. (Ehl-i kitap, son Peygamber Muhammed aleyhisselâm’ın Arapların arasından çıkınca, kıskanmışlar ve itirazda bulunmuşlardı.)

KUR'AN-I KERİM TEFSİRLERİ

RÛHU'L-BEYÂN TEFSİRİ

İhtisar Eden:

Muhammed Ali Sâbûnî 

RÛHU'L-BEYÂN TEFSİRİ

İsmâil Hakkı Bursevî, Hanefî (ö.1137 / 1725 )


CELÂLEYN TEFSİRİ

CELÂLEYN TEFSİRİ 

Celâlü’d-dîn Muhammed b. Ahmed 
El-Mahallî eş-Şâfiî (ö.864/1460) 
(Bakara Sûresinin başından İsrâ Sûresinin sonuna kadar) 
ve 
Celâlü’d-dîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr 
es-Suyûtî eş-Şâfiî (ö.911/1505) 
(Kehf Sûresinin başından Nâs Sûresinin sonuna kadar ve Fâtiha Sûresi ile birlikte)

ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ: HAK DİNİ KUR'ÂN DİLİ

 

ELMALILI TEFSİRİ:

HAK DİNİ KUR'ÂN DİLİ 

ELMALILI M. HAMDİ YAZIR

(SADELEŞTİRİLMİŞ)